Taş plakta damıtılmış bir melodinin eşliğinde hikayeler dinlemek istersem aklıma İncila Bertuğ gelir. Eski İstanbul’u, o İstanbul’un eski sokaklarını, eski bir çeşmesini yanı başında yaşayan insanlara bandıra bandıra tatmak istersem… Klasik Türk Müziği’nin artık giderek daralan koridorlarında zevkle dolaşmak istersem… Neler sorarım ben ona ama şimdilik böyle başlayayım.

İncila Abla, ben seni sahnede tanıdım sayılır. Ama sen aslında sahnede olması gerekirken işin mutfağında başlamışsın müziğe. Biraz anlatır mısın?

Babam tarihe çok meraklıydı. Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak İstanbul Balat’ta doğmuş, altı yaşında iken aile Çamlıca, Kısıklı’ya taşınmış. Asker olduğu için hayatının tamamı İstanbul’da geçmese de İstanbul aşığıydı. Ordudaki sınıfı İstihkâm idi. Bilmeyenler için, sivil hayata “inşaat mühendisliği” diye çevrilebilir. Bu nedenle savaş sonrasına denk gelen gençlik yıllarında başta Çanakkale olmak üzere müstahkem mevkilerde görev yapmış, daha sonraları savaş tehditleri ortadan kalktıkça ve rütbesi de büyüdükçe Osmanlı’dan kalma askeri binaların restorasyonu ile bizzat ilgilenirken tarih, mimari konusunda oldukça birikimi artmıştı.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Babamın son mezunu olduğu ve yıllar sonra restorasyonunu yaptırdığı( şimdiki askeri müze) Harbiye Mektebi

Bize her sokağa çıktığımızda İstanbul tarihi hakkında bilgi verirdi. Zaten annemle bize aktarılacak şeyleri bilerek ya da bilmeyerek paylaşmış gibiydiler. Babam dış dünyayla ilgili bilgileri naklederken annem değerler, ilkeler, görgü, sevgi, merhamet, insan olmak vb. şeyleri naklediyordu. İkisinin olmazsa olmazı ise vatan sevgisi ve iyi yurttaşlık bilinciydi. İşte belki babamın bu merakı yüzünden üniversite imtihanında birinci tercihim tıp, ikinci tercihim tarih oldu ve tarihi kazandım. Üniversiteye girdiğim 1964- 65 öğretim yılı, ilk ortak sınavın yapıldığı yıldır. Ondan önce hangi bölümü istiyorsan onun sınavına giriyordun. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi tarih bölümünden pek bir şey öğrendiğim söylenemez. Lise öğreniminin biraz genişletilmişi gibiydi. Ne var ki en önemli işlevi beni konservatuarla tanıştırması oldu. Münir Aktepe’nin Osmanlı tarihi en çok ilgimi çeken dersti. Bu tarihin kültürünü de merak ediyordum. İstanbul Belediye Konservatuarının Türk Müziği Nazariyatı bölümüne daha önce devam eden akrabalarımdan biliyordum. Belki tarih bölümünün yetmemesi, belki her zamanki merak duygusu tam da bilemiyorum okula kaydoldum ve ondan sonra hayatım değişti. Altı sınıflı okulun tüm öğrenci sayısı 60–70 kişiyi geçmezdi. Altı yıllık eğitim, hayatımın en güzel dönemlerindendir. Niyetim şarkı söylemek filan değildi. Nitekim 1966 yılında İstanbul Radyosu’nun sanatkâr yetiştirmek üzere açtığı sınava okuldan bir tek ben katılmadım. Orada bambaşka bir dünyayı öğreniyordum ve en önemlisi bir şeyler üretebiliyordum. Okula girer girmez talebe cemiyetine girdim. Ondan sonra okul hayatım projeler, konserler ve organizasyonlarla geçti. Belki de organize etmeyi seviyordum. Ne var ki ben müzik yapmaya hiç talip olmadıkça müzik yapmak beni buldu. Nevzat Atlığ ve Münir Nurettin Selçuk henüz ikinci sınıf öğrencisiyken özel korolarına aldılar. Uzun hikayeler … her ikisinden de hep kaçtım. Sonuç; Her iki okulu da bitirdiğimde babamın görevde olduğu Ankara’ya döndüm. Çok kısa bir süre sonra konservatuar müdürü aradı. Türk Müziği İcra Heyetine bir kişilik kadro geldi. Münir Bey seni istiyor dedi. Artık, defalarca önüme gelen bu yolu seçmekten başka çarem yoktu. Sonrası da geldi zaten. Beş sene sonra da Nevzad Atlığ yönetiminde yeni kurulan Devlet Klasik Türk Müziği Korosu kadrosuna geçtim.

Sen benim tanıdığım en iyi hikâye anlatıcılarından birisin. Nasıl başladı bu tutku?

Böyle görüyorsan çok sevinirim. Beni mutlu edecek en güzel cümlelerden biridir bu. Daha önce de Altunizade Kültür Merkezi’nde yaptığım programların devamlı dinleyicilerinden Murat Doğan bana “meddah” demişti ki bununla sonsuz övünürüm. İyi hikayeci olmamın birkaç sebebi olabilir. Birincisi genetik. Babam askeri lisede okurken sahneye konan Musahipzade Celal’in “Bir Kavuk Devrildi” oyunundaki müftü karakterini oynamış. Oyunu seyreden, kendisi de askeri liseden ayrılarak tiyatroyu tercih eden ve Şehir Tiyatrosu’nda oyuncu olan İ. Galip Arcan okula başvurarak babamı Şehir tiyatrolarına almak istediğini söylemiş. Hatta icab ederse okula ödenmesi gereken meblağı bile teklif etmiş ama babam asker olmak istediği, biraz da aile desteklemediği için oyunculuk işi kalmış. Ben de konservatuarda okurken oyunlu iki Erzurum türküsünü teatral olarak okuduğumda o sıralarda Şehir Tiyatrosu sanatkârı olan Ulvi Alacakaptan “ gel seni buraya alalım” demişti. Tarih tekerrürden ibaret… Bir başka neden de şu; ilkokulu babamın görevi nedeniyle Sivas’ta okudum. 50’li yılların Sivas’ında askeri ve mülki sınıftan birkaç aile sosyokültürel üst sınıfta sayılırdı. Biri de bizim aileydi. Ben de okulda Neşide öğretmenin gözbebeğiydim. Hangi gösteri olursa olsun başrollerde ben olurdum.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Kelebek Rondu

Yanlış anlaşılmasın o yaşta bunları görmeme imkân yok tabii ki. Bu değerlendirmeleri belli yaşa geldikten sonra yapabildim. İşte bu nedenle ve belki ailemin verdikleriyle de çok yüksek bir özgüvenle hayatım boyunca her şeyi başaracağıma inandım. İnanmak kelimesi bile tuhaf geldi şimdi. Başarabilir miyim diye bir soru bile yoktu benim için. Bir başka sebep de şu olabilir; malum anlattığım hikâyeler hep bir bilgiyi aktarmak amacını taşıyor. Ben öğrenirken eğlenmeyi sevenlerdenim. Asık suratlılıkla ciddiyeti birbirine karıştıran insanlardan bir şey öğrenemem.

Tutkulu olmama gelince; Gerçekten de öyle. Öncellikle anne babamdan başlamalıyım. Onlar Cumhuriyet neslinin cumhuriyete, ülkesine, üretime inanmış, bence bu nedenle de mutlu insanlardı. Bölgecilik olur mu bilmiyorum ama her ikisi de Balkan göçmeni olduğu için çok çalışkandı. Annem 15 yaşında henüz ortaokul mezunu iken (eğitimli insan yokluğunun boyutu) önce Cunda Adası’daki Çocuk Esirgeme Kurumu’nda, 17 yaşında da Ayvalık’ta ilkokul öğretmenliği yapmış.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Annem Ayvalık İstiklal ilkokulu öğretmeni- 1936

Sonra da Türkiye’nin çeşitli yerlerinden seçilmiş genç kızlarla birlikte İstanbul’da bir yıl özel olarak yetiştirilip köylerdeki projelerde görev almış. Balkan savaşında üç yaşındayken yollara düştüklerinde anne ve babasını kaybetmiş, kurtuluş savaşı ve 1. Dünya savaşının tüm zorluk ve acılarını yaşamış bir bahriye subayı olan büyükbabamın tüm karşı çıkış ve engellemelerine rağmen babam, 15 yaşında gizlice askeri okula kaydolup babasının karşısına dikilerek hem “asker olacağım hem de paşa” demiş. Ve bu iki inançlı ve lider yapılı insan birbirlerini görevleri gereği gittikleri yerde bulunca ailelerin itirazına rağmen evlenip yuva kurmuş.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

İzmir- 1944

Bunları, bugün ne yapabiliyorsak en büyük etkenin bu genetik yapı olduğunu düşündüğüm için anlattım. Tutku dedin ya! Her ikisi de hayatları boyunca her şeyi tutkuyla yaptılar. Benim bu anlatma isteğimin genetik özelliğinin yanındaki tutkuya dönüşme hikâyesi de şöyle; Konservatuar yıllarından sonra İcra Heyeti’nde sadece şarkı söylemek bana yetmemeye başladı. Şimdiden geriye dönüp tahlil ettiğimde rutini sevmediğimi bunun için de arayışta olduğumu görüyorum. Gerçi bu arada çeşitli gazete ve dergilere yazılar yazıyordum ama onlar da pasif işlerdi. Konserlerde bir şeyler anlatıp bilgi vermeyi teklif ettim. Münir Bey’in değil ama heyetin şef yardımcıları Muzaffer Birtan ve Mefharet Yıldırım’ın yönettiği birkaç konserde isteğim yerine geldi ama onlar sadece birkaç bilgi aktarmak boyutundaydı. Diğer taraftan Türk Müziğinin toplumun modern (!), çağdaş (!) kesimleri nezdindeki negatif yansımaları zihnimde birikmeye başladı. O günlere kadar hiç bilmediğim bir şeydi bu. Zira bizim evde bir yandan radyoda Safiye Ayla dinlenir, diğer yandan tango çalınca babam annemi mutlaka dansa kaldırırdı. Gramofonda ise Sadettin Kaynak, Elvis Presley, Mozart plakları arka arkaya dinlenirdi. Sadece halk müziğinin özel olarak dinlendiğini hatırlamıyorum. Bu da çok normaldi.

Babam İstanbullu. Annem Yugoslavya’dan göçmüş İstanbul’dan sonra Ayvalık’a yerleşmiş bir ailenin çocuğu olarak büyük ihtimalle radyonun ulaşamadığı, evde sadece Boşnakça şarkıların söylendiği bir ortamda büyümüş olmalı. Bunu da anneme hiç sormadığı şimdi fark ettim. Bu arada şunu da söylemeliyim. Babam her iki ailenin de büyükleri hayattayken onlarla konuşup ailelerin tarihçesini ve soy ağacını bir dosya halinde üç evladına da, ağabeyimizin evlendiği yıl olan 1970’e kadar getirdi. “Bundan sonrası size ait” dedi. Ayrıca her iki aileden de geniş bir fotoğraf birikimi kaldı.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Erzurum- 1950

Nerde kalmıştık? Evet, bilmediğim bir şeyle karşılaşmaktaydım. Türk Müziğinin aşağılanması. İşte bu haksızlığa, yani herhangi bir şeyin aşağılanmasına yapım gereği tahammül etmem mümkün değildi. Öyle referanslarla konuşuyorlardı ki bunlara karşı çok donanımlı olmalıydım. İcra Heyetine girdiğim ilk yıllarda karşılaştığım bir şeyi anlatırsam ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Bir arkadaşım nişanlandı. İstanbul’da iyi bir eğitim aldıktan sonra hukuk doktorası için Almanya’da okumuş. Tabii ki (!) Bach hayranıydı. Tanıştığımızda neden bu müzikle meşgul olduğumu sordu. Ben de o zamanki bilgisiz ve birikimsizliğimle o sıralarda İstanbul’a gelen bir Amerikalı etnomüzikoloğu referans göstererek “Amerikalılar da inceliyor “ dedim. Canım benim, referansa bak. O da bu cevaba atladı tabii ki. Onlara ne bakıyorsun? Onlar hamam böceklerini bile inceliyor. Bu cümleleri söylerken ki nazik (!) ama alabildiğine küçümseyen bakışlarını belki elli yıl geçti unutamam. Bu ve benzerleri arttıkça aslında hiç bilmedikleri bir müziği aşağıladıklarını görmeye başladım. Çünkü soru ve cevaplarım değişmeye başlamıştı. Çoğu” kültür emperyalizmi’nin farkında bile değildi. Aslında ben de konservatuarda okurken teori ve ansiklopedik bilgi dışında bir şey öğrenmemiştim. Bu yüzden şimdiki İTÜ konservatuarına hoca olduğumda teoriden çok kültürüne önem verdim. 1995’den itibaren İstanbul’un çeşitli kültür merkezlerinde yaptığım programlar sayesinde aslında sevenlerin bile işin kültürel boyutundan haberdar olmadığını, olanların da hamasetle sarıldığını görünce anlatma ihtiyacım delicesine bir tutkuya dönüştü

İki tane kızın da annesi oldun bu hayatta. O yolculukta neler öğrendin?

Geç evlendim geç anne oldum eyvah anne olamıyorum gibi bir duygu hiç duymadım. Nitekim hiçbir tedavi vs olmaksızın dört yıl sonra ilk kızım Hande oldu. Hamileyken sadece sağlıklı bğr bebek dünyaya getirmek için dua ettim. Bebeğin cinsiyeti ile hiç İlgim olmadı. Bunda hem kendi ailemin hem de eşim Fikret’in ve ailesinin de çok büyük rolü oldu. Ben ailemde hiçbir cinsiyete anlam yüklendiğini görmedim. Hayatımda en yakın olarak üç erkek oldu. Babam abim ve Fikret. Her biri kadına saygılı, asla cinsiyetçi bir söylemi olmayan insanlardı. Hatta bütün çevrem de öyle olmalı ki evliyken yaşadığım bir olaya bu yüzden çok şaşırmıştım. Evliliğimizin birinci yılında Fikret askere gitti. Komşumun kocası bir akşam uğrayıp “kadın başına zorlanma, burada biz varız” dedi. Bu çok sevdiğim kişi ülkenin en saygın okullarında okumuş, aydın biriydi üstelik. Ve ben bu sözü hayatımda ilk defa duyuyordum. Çünkü annem hayatında başına gelebilecek her türlü yükün ve işin altından kalkabilecek kapasiteye ve güce sahip bir kadındı. Babam, annem sofraya oturmadan yemeğe başlamazdı. Annem ve babamdan bir gün bile abine sor ya da abine su ver gibi onu farklı bir yere konumlayacak bir tek söz duymuş değilim. Abimden de bir gün böyle bir talep işitmiş ya da kontrol edilmişlik görmedim. Aynı anlayışta bir erkekle de evlendim. Dolayısıyla bütün kadın erkek ilişkilerini böyle zannettim. Çünkü benim gençliğimde insanlar aile içi ilişkilerini uluorta yaşamazlardı. Şimdi olsa on yaşındayken farklılıkları anlamış olurdum. İşte bu yüzden 30 yaşında duyduğum “kadın başına” lafı beni çok şaşırtmıştı. Tabii böyle bir ailede belli kurallar çerçevesinde son derece özgür büyüdüm. Dolayısıyla kızlarımı da öyle yetiştirdim. Yetiştirdim diyorum çünkü Fikret zaman zaman bu özgürlükleri çok bulur ben de doğruluğuna ikna ederdim. Her ikisi de çok yumuşak huylu çocuklardı. Yaşları da yakın olduğu için ikisini birden büyütürken hiç zorluk çekmedim. Ancak Hande ilk çocuk olma sıkıntılarını yaşadı. Zaten yapısı gereği her kuralı hemen içselleştiriyor ve uyguluyordu. Gözde öyle olmadı. O farklı düşündüğünü her zaman söyledi. Onları özgür bırakmakla birlikte toplumsal kurallar ve görgü kuralları için epey zorladım. Hande’nin altı yaşındayken bir gün bana “anne bu kaçıncı kural” diye gözleri dolu dolu sorduğunu hiç unutamam. Kişisel tercihlerine hiç karışmadım. İstedikleri müziği dinlediler, elbiseyi giydiler, kitabı okudular ama yıllar geçtikçe tercihlerinin kalitesi ve seviyesi arttı. Onları annemden öğrendiğim gibi gizlice hep takip ettim. Arkadaşlarıyla muhakkak tanıştım. Onlar da ergenlik yıllarında bile sorun olmadılar. Özel okullarda okurken zengin çocuklarıyla yarışmadılar, bizden herhangi bir talepte de bulunmadılar. Ancak daha sonraları bazı şeylerin içlerinde ukde kaldığını öğrenmek beni çok üzdü. Ben çocuğun kişiliğinin, kendi hamuru ile evde gördüklerinin bir ortalaması olacağını düşündüğüm için çocuk büyütmeyi hiç mesele etmedim. Onlar da bana çok şey öğretti. Özellikle okul dönemlerinde ödev hazırlamak vs gibi şeylerde hemen sorunu çözmeye, daha doğrusu kolaylaştıracak araçlar bulmaya çalışırdım. Beni hep engellediler. Sen böyle yaparsan biz sırtımızı sana dayarız, sorumluluk alamayız dediler. Dedim ya çocuğun hamuru diye.. böyle bir anneye sırtını evlendikten sonra bile dayayan onlarca çocuk biliyorum. Yaşım ilerledikçe yapacak dünya kadar işim, projem olsa da onların gözündeki en ufak hüznün, mutsuzluğun beni on kat daha fazla üzdüğünü gördüm. En kızdığım, en kırıldığım zaman bile bir ufak bir tebessümleriyle her şeyi unuttuğumu gördüm. Anneliğin iflah olmaz bir fedakârlık, affetme, hoş görme olduğunu gördüm. Onları soran, sorgulayan, özgür bireyler olarak yetiştirmenin bedellerini gördüm. Aynı zamanda taze zihin ve görüşleriyle beni yeniden ve yenileyerek gençleştirdiklerini, yaşayacak onca şeyin arasında bana zaman ayırarak, değer vererek yücelttiklerini gördüm.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Hande-Gözde

Bir de yaptığım bir büyük hatayı gördüm. Onları yarış atı yapmayacağım diye, kapasitelerini değerlendirebilecekleri eğitimleri alamamalarına sebep oldum. “Aldım, sebep oldum” gibi birinci tekil şahıs bilgi verme nedenim, bizim evde her konu karı- koca aramızda konuşulur ve özellikle çocuklarla ilgili konularda benim doğrularıma Fikret’i ikna ederdim.

Bu yolculukta öğrendim ki her ne yaparsa yapsın, her ne yaşarsa yaşasın, insan kapasitesini değerlendiremeyince mutsuz oluyor.

Sen İstanbul’un değişimini doğal buluyorsun biliyorum. Ama değişmeseydi dediklerin ve iyi ki değişti dediklerin neler?

Daha önce de belirttiğim gibi İstanbul aşığı bir babanın kızı olarak üzerine tarih ve Türk müziği eğitimi aldığım ve aslında bu musikiyi anlamak için İstanbul’u tanımak gerektiğini hissetiğimden beri (Mesut Cemil bu musiki için İstanbul Musikisi” tanımlaması yapar) bu büyülü şehri her gün yeniden keşfedip öğreniyorum. Şehir tabii ki değişecek, hayat değişiyor, hayat etsrümanlarımız değişiyor, dünya değişiyor, bu şehrin değişmemesine imkan var mı? Ayrıca değişmemek eşyanın tabiatına da aykırı. Ne diyor Mevlana “dün dünde kaldı, bugün yeni bir şey söylemek lazım” hal böyle iken değişime direnmenin manası yok da nasıl bir değişim? Dönüşüm mü daha doğru? Ahşab mimariyi korumanın mümkün olmadığını yakinen biliyorum ama yerine inşa edilenlerin ne yazık ki ya kendi geleneğinden utanan (aynı musikide olduğu gibi) ya da o gelenekten haberi olmayanlar (göçlerle gelenler) tarafından inşa edilmesi temel sorun bence. Üstelik bu utanma ve cahillik ahşap olmayanları da yok etti. Neden ille de mimari üzerinde duruyorum. Çünkü bir şehrin hafızasının en temel unsuru mimari. Şimdi Kadıköy’de sürmekte olan kentsel dönüşüm, daha dün bildiğim semtleri bile benim açımdan tanınmaz hale getirdi. Yesari Asım Arsoy şurada oturdu demeyi bırak oturduğu sokağı bile tanıyamıyorum. Kadıköy Belediyesi çok güzel bir uygulamayla şairlerin yaşadıkları sokakların kaldırımına şiirlerini yazıyor. Geçenlerde Özdemir Asaf’ın sokağına gittim. Oturduğu ev olmadığı gibi sokağın bütün dokusu gitmiş. Şiir oraya yabancı kalmış. Allahtan birkaç askeri bina ayakta da onları görünce burası İstanbul diyebiliyorsun.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Fotoğraf, Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’ne ait. Bina Gülhane Parkı girişinin karşısında.

Benim bu binayı keşfetmem uzun bir maceradır. Münir Nurettin Selçuk’un hayatını okurken Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi’nde okudu ifadesini görünce herkese sordum. Kimse bilmiyordu. Tarih Vakfı 1995’te yayınladığı İstanbul Ansiklopedisi’nde görünce çığlık attım. Çünkü üniversitede okurken önünden geçtiğim Adli Tıp binası (o zamanlar) imiş. Şu anda İstanbul Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi Gülhane yerleşkesi olarak kullanılıyormuş. (2017) O yüzden kimse bilmiyordu. Sonra da Ahmet Refik Altınay ‘ın hoca, Lem’i Atlı, Mareşal Fevzi Çakmak, İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Mehmed Rauf ve Muhsin Ertuğrul’un da bu okulun öğrencileri olduğunu öğrenince binayı okşayasım geldi.

İşte bu dokular olmadıkça geçmişle hiçbir bağlantı kuramıyorsun. Oysa bunlar yerinde dursaydı, tanımasan bilmesen bile o sokaktan gelip geçtikçe o isme aşina olurdun. Yeni binalar da elbette şehrin çeperlerine yapılmalıydı ama rüzgâr koridorlarını ve havasını keserek değil. Birinci köprüden her geçişimde önce tarihi yarımadanın arkasından görünen Zeytinburnu gökdelenlerinin sonra da orada siluet olamayacağı söylendiği halde Çamlıca’ya yapılan camiyi yaptıran, çizen, inşa eden, alkışlayan, oturan herkesin yedi sülalesine ciğerim yanarak “rahat yüzü görmeyin inşallah” diye dualar ediyorum. Maslak ve Levent’teki gökdelenlere ikinci köprüden bakınca mezar taşına benzeten Uğur Derman “ölen İstanbul’un mezar taşları” demiş. Çok sevdim. Ancak yapacak bir şey yok “masum değiliz hiç birimiz” Ayrıca İstanbul binlerce yıllık yaşanmışlığıyla ne yapar, eder kendi ruhunu yaratır deyip tatlıya bağlayayım.

İstanbul’daki binaların birbirinin görüşünü, güneşini, rüzgârını kesmeyen anlayışın değişmemesini isterdim ki hayatın tüm alanına yansırdı. Şimdi Cengiz Bektaş’ı hatırladım. Yuva mı, mal mı? Diye bir kitabı vardır. Mülkler mal olunca her şey değişti. Evlerin yapıldığı toprağın mülkiyeti Osmanlı’da olduğu gibi devlet-i aliyye’ye ait olsaydı bu yuvalar rant için mala dönüşmezdi. Bektaş hoca da malum Kuzguncuk’ta eski bir evde ikamet ediyor.

harbiyemektebi-300x183 İncila Bertuğ

Arnavutköy evleri

İyi ki değişti dediklerim hep teknoloji ya da eski sorunlara bulunan yeni çözümlerle ilgili. Elektriği kesilmeyen, sokağında çamur olmayan, geceleri sivrisinek, tahta kurusu vb… olmadığı için rahat uyuduğum, aydınlık, temiz pak, çiçekli, düzenli bir şehir olması gibi şeyler için de iyi ki değişti diyorum amma.. Aması fena… Bu değişim için mahvettiğimiz tabiat, çocuklarımıza, torunlarımıza hangi bedelleri ödetecek. Çelişki mi? Evet. Doğa dostu bir dünya yaratılabilir mi? Dünyanın yeni farkındalıkları biraz umut vermiyor değil ama beri yandan öyle de çoğalıyor ki neresinden tutulacak?

Nasıl daha güzel bir yer olsun dünya?

Konuya yukarıda kendiliğinden girmişim zaten. Temenniden öteye gitmeyecek bir hayal ama yine de yazayım. Bu umutsuz olmak değil elbette. İnsanı tanıdıkça çok da bir şeylerin değişemediğini görmek eskiden çok üzerdi beni ama bu gezegenin bilmem kaçıncı kez yeniden oluşumu aynı döngünün devam ettiğini gösteriyor. Artık şaşırmıyor ve üzülmüyorum. Temel hayalim “Hiç kimsenin kimseyi dışlamadığı” bir dünya…