İbrahim Yazıcı, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası’nın şefi. Enerjisi hiç düşmeyen, bir mekana girdiği an fark edilen, neşesi her daim yerinde, gözlerinin içinden ışık fışkıran bir kişi. Bugün onun için önemli bir gün. Çünkü Soprano Selva Erdener ile birlikte uzun süredir üzerinde çalıştığı albümü “Düşlerimin Toprağı” bugün raflardaki yerini aldı. Bu CD’de Türk bestecilerin bugüne kadar hiç seslendirilmemiş şarkılarını beraber yorumladılar.

İbrahim’in yönettiği konserleri izlerken, kendimi çoğu zaman orkestrayı değil de onu izlerken bulurum. Eskiden saçlarını savuruşunu seyretmeye dalardım. (Ki bunu yapan tek kişi ben değilmişim, onunla konuşunca anladım. Birçok kişi, “Saçlarına bakmaktan konseri izleyemedik” dermiş meğer.)

Saçlarını kestirdiğinden beri,  bu sefer de ellerini takip ediyorum sürekli.

Kariyer öyküsü birçok kişiye  örnek olacak cinsten. Özellikle de “Bu yaştan sonra bu yapılır mı canım”cılar için bir ders kitabı öğreticiliğinde. Müziğe çok geç başlamış bir kere. Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nde okuyan, derslerinde çok başarılı, ailenin tek oğlunun okulu bırakıp müziğin tınısının peşinden koşmasını başlarda pek kabullenememiş babası. Zaten sınavlara da ondan gizli girmiş. Konservatuara kabul edildiğinde 17 yaşındaymış. Onun tabiriyle sınıf arkadaşları Mercedes’e binerken, o daha eşeğe binmeyi bilmiyormuş. Anlayacağınız aralarında sinir bozucu bir fark varmış.

Bu yüzden de bu açığı kapatmak için var gücüyle çalışmış. Sabahları 06:30’ta çoktan okulun yoluna çıkmış olurmuş. Bugün bile okul arkadaşları onu hep elinde notalarla piyano odalarından birinin boşalmasını beklerken hatırlıyorlar. En büyük şansı da karşısına çıkan hocalarıymış. Özellikle piyano hocası Nimet Karatekin’in iyi bir öğretmen olmasının yanı sıra muazzam bir pedagog olduğunu da söylüyor İbrahim Yazıcı. Geç kalmışlık korkusunu onun telkinleriyle yenmiş.

“Küçükken müziğe karşı yeteneğim olmasına rağmen ailem beni daha düzgün bir meslek sahibi olmam için hiç yönlendirmedi. Bu yüzden de müziği çok sevmeme rağmen, “O kadar da yetenekli değilimdir herhalde” diye düşünmeye başladım. Yani bir müzisyen olacak kadar yetenekli olduğumu hiç sanmıyordum” diyor. Ancak kafasına koyduğunu yapmış. Babasıyla 1.5 yıl küs kalma pahasına bile olsa pes etmemiş, kendini geliştirmeye devam etmiş. Babası avukat, küçük ablası hukuk profesörü, büyük ablası eczacı. Ve böylece aileden çıkan ilk müzisyen olmuş İbrahim Yazıcı.

Konservatuara girdiği ilk gün hedefi belliymiş; Orkestra şefi olmak. Türkiye’de orkestra şefi olmanın biliyorsunuz temel kuralı kompozisyon yani bestecilik bitirmek. Besteci olmanın temel kuralı da iyi piyano çalabilmek. İbrahim Yazıcı, önce piyanist olmuş. Şef olma yolu ise beklediği kadar açık değilmiş. Bu fırsatı ona tanıyan birisi çok çabuk çıkmamış. Ta ki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası için Türkiye’ye gelen Gilbert Varga’yla tanışana kadar. Varga, önce onu “Sen kimsin? Neden şef olmak istiyorsun?” gibi sorularla sorguya çekmiş. Sonra da yanına alıp bir hafta çalıştırmış. Ve bu bir haftanın sonunda onu öğrencisi olarak yanına almak istemiş. Okulu bırakamadığı için gidemese de yıllar boyunca yazlarını Varga’nın asistanı olarak ülke ülke gezerek onunla geçirmiş.

Ders 1; Hayatta hiçbir şey için geç değildir.

Ders 2; İnsan bazen hiç tanımadığı birinden, yakınlarından bile daha çok destek görebilir.

Yazıcı, dört yıldır İzmir’de. Bir önceki yaşadığı şehir Ankara’dan sonra İzmir’de yaşamak nasıl diye soranlara “Cennette gibi” yanıtını veriyor. Çok uzun süredir reiki yapıyor. DNA aktivasyonu gibi bambaşka enerji çalışmalarının da içerisinde. Haftada bir gün 1,000 kişinin karşısına çıkıyor. Ve sahnedeyken evrenin bütün enerjisini üzerinde topladığını hissediyor. Bizler de onun yaydığı enerjiyi iliklerimizde…

Not: İbrahim’le Mercedes Mengerler Dergisi’nin Mayıs sayısı için hiç bitmesini istemediğim röportajlardan birini yaptım. O söyleşide onu daha yakından tanıdım. Sonra konuşmacı olarak katıldığı başka bir organizasyonda onu dinledim. Ve içimden “Sanatçılar, kesinlikle bambaşka bir evrenin kapılarını bize açıyor” dedim…