Uzun bir yazdan kalanlar

Kas 20, 2011 No Comments by

Benim için uzun geçmiş bir yazı geride bıraktım. Yıllarca iki hafta üstüste tatil yapamamış biri olarak, iki ay kentten, alışık olduğum yaşam temposundan uzakta olmak farklı bir deneyimdi. Sıkılır mıyım acaba diye tereddütle yola çıktım. Doğrusu pek sıkılmadım. Doğayla, denizle içiçe olmak, yakınımdaki dostlarla biraraya gelebilme imkanı derken, geçti iki ay. Dönüş yaklaştıkça, büyük kentlerden tatile gelen çoğu insanın aklına geldiği gibi “acaba buralarda sürekli yaşayabilir miyim?” diye düşünmedim değil.

Özellikle yoğun çalıştığım dönemlerde, hep kentten uzaklaşıp, sakin bir sahil kasabasında kafamı dinlemeyi hayal ederdim. Kentin yorucu temposu, içimi daraltan yoğun yapılaşma, trafikte heba olan zaman, iş saatlerinin uzayıp gitmesi, kendime zaman ayıramama sorunları büyüdükçe, bir sahil kasabasının rehaveti, vaad edilmiş cennet gibi gözükürdü bana.

Yıllar geçtikçe bu hayalin, çalışan, yorulan bir çok kentli insanla paylaşılan ortak bir hayal olduğunu idrak ettim. Tanıdığım, arkadaşım pek çok insan, bu hayali gerçekleştirmek için harekete geçti zaman içinde. Kimi delice çalışmanın kendisini öğüttüğü, kimi emeklilik, kimi geçim sıkıntısı, krizler, kimi ise hüsranlarını avutmak gerekçesiyle göçtüler büyük kentlerden, küçük kasabalara. Kentliler için “tatil yöreleri” olan yerleri mesken tuttular. Biz kente sıkışıp kalan “köleler” gıptayla baktık bu cesur arkadaşlara.

On beş yıl önce birlikte çalıştığım çocukluk arkadaşım bir akşam odama geldi. Söze nereden başlayacağını bilemez bir hali vardı. Anladım ayrılmak istiyordu. Eşi iyi bir otelciydi ve güzel bir teklif almıştı. Üstelik gözde bir tatil yöresindeki iyi bir otelden. Hayatımın zor yıllarından biriydi. Annemi yeni kaybetmiştim, oğlum bir yıllık bir yutdışı değişim bursu kazanmıştı, iş başımdan aşıyordu. Sadece güvenilir bir iş arkadaşından değil, bir kızkardeşten mahrum kalacaktım. Ama onları zorlayan bir kaç seneden sonra rüya gibi bir teklif almışlardı, nasıl mani olabilirdim ki! Yapabileceğimden değil ama kıskanmadım desem yalan olur. Tatile gittiğim zaman daima aklımda kalarak döndüğüm yerde, yaşamaya gidiyorlardı. İlk bir kaç yıl herşey güzel gitti. Büyük kızları Ankara’da üniversite bitirdi, bir kaç yıl Rusya’da çalıştıktan sonra, bir yandan özlem, bir yandan yorulmuş olarak, döndü yanlarına. Daha sakin yaşamak istiyordu. Ortancaları liseyi yeni bitirmişti, aşık oldu, pek küçük evlendi, hemen anne oldu. Ne var ki, gençlik aşkı çabuk söndü. O da döndü babaevine. İki kız da pek kolay iş bulamadılar. Sonunda gerçekçi olup, bulduklarıyla yetindiler. En küçükleri daha ilkokuldaydı İstanbul’dan göç ettiklerinde. Etrafındaki örnekler, durmadan iş değiştiren turizmciler ya da esnaflardı. Daha lisede başka bir alternatif düşünemez oldu, hedefi belirlenmişti: turizm. Oysa tatil turizminde de işler güllük gülistanlık değildi. Her sezon yer değiştiren otelciler, açılıp kapanan lokantalar, tesisler… Nitekim babalarının çalıştığı otel de bir süre sonra el değiştirdi, çalkantılı yıllar başladı. Arkadaşım artık iş hayatından uzak kalmıştı. Üstelik anneleri çalışan iki torun sorumluluğu üstündeydi. O güzelim tatil kasabası 7/24 sürekli yaşandığında, özellikle çocukları için ufuklarını, seçeneklerini daralttı. Standartları mütevazi kasaba koşullarına adapte olmak durumunda kaldı. Daha mı mutlu oldular,  İstanbul’da kalsalardı, gelecekleri nasıl şekillenirdi, konuşur dururuz.

On yıl önceki krizde askerliğini bitiren parlak bir genç dostum vardı. İyi bir eğitim almış, daha okuldayken büyük bir finans şirketinde çalışıp, iyi de para kazanmaya başlamıştı. Askerlik dönüşü neredeyse işi hazırdı. Yeni kararlar arifesinde arayıp fikrimi sorar, dertleşirdi. Asker dönüşü yeni planlarını konuşmak üzere buluştuğumuzda, beni şoke eden bir kararla çıktı karşıma. Balıkesir’e yerleşmeye karar vermişti. İstanbul’un acımasız iş hayatında dönen ayak oyunlarının parçası olmak istemiyordu. Belli ki bir kırgınlık, küskünlük yaşamıştı. Pek ala babasının kırtasiye işini büyütebileceği fikrindeydi. Aslında çoğu tespitinde haksız değildi. Üstelik benim küçük kentlerdeki yaşamla ilgili bir deneyimim yoktu ki, ahkam keseyim. Yine de bu kadar genç ve parlak bir adamı tatmin edecek iş fırsatları, yaşam olabileceğinden de kuşkuluydum. Ya yıllar geçer, iş işten geçtikten sonra pişman olur muydu? Endişelerimi paylaştım, ama o kararlıydı. Herşeyi bırakıp memleketine döndü. Ancak bir yıl dayanabildi. İstanbul’a döndükten kısa bir süre sonra bir firmanın Ukrayna operasyonunu üstlendi. Sesi eski canlılığına kavuşmuştu.

Bir başka çocukluk arkadaşım başarılı bir tekstilciydi. Bir yandan orta yaşı geride bırakma telaşı, bir yandan krizle birlikte çalıştığı firmaların tökezlemesi, üstüne özel hayatındaki tatminsizlikler onu küçük bir Ege kasabasında daha mütevazi bir hayat kurmaya sevketti. Ailesinin, bizlerin muhalefetine rağmen, çok kararlıydı. İsabetli bir seçim yaptığını düşünüyordu. Evini sattı. Çok şık bir ev yaptı kendine. Üç yıldan sonra onu ziyaret etme fırsatı yarattım. Kendine dikkat eden, dışa dönük adam gitmiş, herşeyden bezgin bir münzevi olup çıkmıştı. Yaz bitip de el ayak çekilmiş küçük kasabada, kendi kabul etmese de, onu depresyonun eşiğinde bulmaktan üzgündüm. Özene bezene yaptığı evde kapana kısılmış gibiydi. En sonunda dönmeye karar verdi. Şimdi yeni bir iş, yeni bir ev heyecanını yeniden yakalamış olmasından mutlu olduğunu görmenin huzurunu yaşıyoruz.

Biraz birikimi olup da, kısa tatillerde dolu gördükleri lokantalara, barlara bakarak, pembe rüya görenlerin, doğru düzgün bir araştırma yapmadan bir sezonda sermayeyi kediye yüklediklerine çok şahit oldum.

Örnekler pek çok. Özellikle çocuklar, gençler için dar alanda kısa paslaşmaların onların ufuklarını daralttığını, yaşantılarının tekdüzeleşmesine neden olduğunu gözlemliyorum. Deneyimleme fırsatı bulamadıkları, ailelerinin şu ya da bu nedenle terk ettikleri büyük kente dönüş fikrinden ürktükleri bir gerçek. Sorun sadece daha iyi bir gelir veya iş imkanı bulmak değil. Kişisel gelişimleri için, değişen dünyanın dinamiklerine ayak uydurmak için bulundukları coğrafya onları kısıtlıyor. Etraflarında kendilerine örnek alacakları rol modelleri çok sınırlı.

Kısa süreli kaçışların tadı damağımızda kalan keyfiyle, hayatı artık oralarda sürdürme kararı vermek, özellikle genç yaşlarda verilmişse hüsrana neden olabiliyor.

Büyük kentlerin pahalılığı, trafik, hayat mücadelesinin zorluğu, iş hayatının entrikalarından daraldığımızda, bir kurtuluş gibi gözüken sakin küçük kasabaların, bir süre sonra kafese dönüşmemesi için terazinin kefesine doğru ağırlıkları koymak lazım. Hele küçük yerlerde yaşama pratiği olmayanlar için. Şikayetçi olduğumuz onlarca soruna karşın, büyük kentlerin sunduğu fırsatları da yabana atmamalı. Yeni ve daha geniş iş fırsatları, sürekli eğitim olanakları bir yana, bir kitapçıya girip de aradığın kitabı bulabilme, tek başına olduğun göze batmadan kalabalıklara karışıp, güzel bir konser dinleme, bir saat içinde hem bir sergi gezme, hem vitrinleri seyredip, hem de kıyıda bir kahve içebilme imkanın olduğunu bilme lüksü az bir şey değil. Geri dönme seçeneği olduğunda güzel gözükenin, zorunluluk olduğunda kıstırılmışlık hissi yaratabileceğini göz ardı etmemeli.

Hep kırdan kente göçenlerin sorunları gündemde oldu, ya kentten sahile göçenler? Uzun sürmüş bir yazdan geriye, yasemin kokuları, şurup gibi akşamlar, geniş zamana yayılan dost sohbetleri kadar, sahillere kaçan dost hikayeleri kaldı.

 

 

 

 

 

Ağaca Konanlar

About the author

The author didnt add any Information to his profile yet
No Responses to “Uzun bir yazdan kalanlar”

Leave a Reply