”Uyku muydu, uykuyla uyanıklık arası bir durum muydu?” bilmiyorum; öyle zamanların birinde çatıdaydım. Kuleye doğru uçmak istedim, siyah pelerinim omuzlarımdan kaydı, kollarım iki yana açıldı, kapkara bir kuzgun beni sırtına aldı. Artık ayrılamazdık.” / 11 Haziran 2011

2.

Heykellerle dolu bir denizin dibinde yürüyorum; saçlarımla pelerinimi karıştıran rüzgarın rengi mor ve öyle bir rüzgar ki, denizin içinde mor bir yol açmış, o yolda koşar adım yürüyorum. Birden yanımda Yakup beliriyor, arkasında kurbağalar! Hep birlikte devam ediyoruz. Ansızın karşımıza çıkan merdivenin yanında Ruhi bey; yukarıyı işaret ediyor.

İlk basamağa adım atıyordum ki, uyandım!

Bu rüyanın devamını görmem lazım! / 15 Eylül 2011

3.

O rüyanın devamı mı bilmiyorum, ama şöyle oldu: Denizin üzerinde yürüyorum; Yakup yok, kurbağalar yok, hiç kimse yok! Gece; yukarıda sarının en güzel haliyle güneş var sadece, gecenin penceresi gibi güneş ve yolun iki tarafında yapraksız dalları gökyüzüne değen kuru ağaçlar. Müziğin nereden geldiğini bulmaya çalışırken, gece gündüze dönüyor; güneş masmavi bir top oluyor vesuyun üzerine iniyor. Koşmaya başlıyorum, koşuyorum, koşuyorum. Ansızın her yer masmavi oluyor; sonsuz bir mavi. Ne yana gideceğimi bilemezken, bir kapı çıkıyor karşıma. Kapıya koşuyorum ve yavaşça aralıyorum. Denizin üzerinde piyano çalan bir karga, mavi gözlerini bana çeviriyor!

Uyandım, bu rüyanın devamını görmem lazım! / 17 Eylül 2011

4.

Yine etraf deniz! Şöyle oldu: ”Mavilerin dibinden yukarı doğru çıkan dolunayın içindeyim. Etrafta mızıka, akordeon, çello, piyano çalan kargalar … Bir yandan elimdeki deftere gördüklerimi unutmamak için notlar alıyorum, bir yandan da duyduğum müziği saçlarıma yapıştırmaya çalışıyorum. O sırada dolunay hızlandı; gördüklerim, duyduklarım birbirine karıştı. Anafor gibi bir şey oldu ve aniden su şehrinin üzerine çıktım; saçlarımdan yayılan müzik karşıdaki evlerin pencere aralıklarına doğru süzülürken, dalları çatıya uzanan mavimor ağaca tırmanmaya başladım.” Uyandım, defterime uzandım… / 5 Ekim 2011

5.

Şöyle oldu: ”Dalgalarla boğuşan bir kayıkta, karton bir kutunun içindeyim. Sarsıntı aniden durunca, küreklerin sesini duyuyorum. ‘Nasıl olur?’ diyorum, ‘hiç kimse yoktu ki!’. Kanatlarıma dayanıp ayağa kalkıyorum ve gagamı uzatıp kutuda bir delik açıyorum; bir yanda zebani, öbür yanda yabani hızla kürek çekiyorlar. ‘Gecenin koyu mavisinin içinde, bir zebani ile bir yabaninin küreklerini çektiği bu kayık nereye gidiyor?’ diye düşünürken ileride belli belirsiz fark edilebilen ada siluetini görüyorum. Kürek sesleri hızlanıyor, hızlanıyor ve aniden duruyor. İçinde olduğum kutu, dev bir kitaba dönüşüyor. Kanatlarımla sayfaları aralayıp, kayığın ucuna konuyorum. O anda bir anafor! Zebani, yabani ve ben suyun üzerinde ilerleyen o dev kitaba oturmuşuz. Kanat kanata tutuşup “ada yaklaşıyor, ada yaklaşıyor!’ diye bağırıyoruz. Yukarıda pırıl pırıl gece güneşi!”

Uyandım, kalın bir kitabın içine girmem lazım! / 7 Ekim 2011

6.

‎”Yine gece; ‘gece güneşi’nin aydınlattığı bulutların üstünde kanat çırparken, ansızın yağmur başlıyor. Değişik bir yağmur bu, damlaların her biri farklı farklı renklerde ve yere düştükleri anda değdikleri noktadan hızla fırlayan ağaçlar, yeryüzünü sarıyor. Bir anda her yer rengarenk ağaçlarla doluyor. Renkli, yapraksız, yalnızca dalları olan ağaçlar; heykel gibi … Kanatlarımla sıkıca tuttuğum kağıtları ve kalemleri düşürmemeye çalışarak, kuleye doğru pike yapıyorum. Tam tepesine konup, gagamla kağıtları ufak parçalara ayırıyorum ve üstlerine yazmaya başlıyorum. Sonra da hepsini tek tek heykelağaçlara asıyorum ki, gecenin tam ortasında beliren gökkuşağını fark ediyorum. Gökkuşağı, gece ile gündüzü birleştiren bir köprü olmuş! O köprüye doğru kanatlanıyorum …”

Uyandım, gökkuşağını bulmam lazım… / 9 Ekim 2011

7.

‎”Fırtına, fırtına; deli bir fırtınanın ortasında, kapkara bir uçan balonun içindeyim. Gagamı uzatıp balonu patlatmaya hazırlanırken, zebani ile yabani kanatlarımdan tutuyorlar ve bir zarf uzatıyorlar. Zarfın içinde bir fotograf, fotografta ‘çocukluğumun demir kapısı’! Balon büyüyor, büyüyor … Kapı gıcırtıyla aralanıyor, kanatlarımı kapının aralığından görünen büyülü bahçeye doğru çırpıyorum. İncir ağacının üzerine konuyorum ve bahçenin içindeki eski Rum evinin penceresinden bana bakan ‘ben’i görüyorum. ‘Korkma!’ diyor zebani, ‘yaklaş!’. ‘Ben’, pencereden çıkardığı incecik kolunu kanatlarıma doğru uzatıyor. Gökyüzü ansızın rengarenk uçan balonlarla doluyor. Mor bir balonun ipini yakalayıp, penceredeki ele bağlıyorum; mor balon ve ‘ben’ yavaş yavaş yukarıya süzülüyor. Kanatlarımdan yayılan büyülü bahçenin kokusu, her yeri sarıyor.”

Uyandım, hemen uçan balon almam lazım! / 10 Ekim 2011

8.

‎”Gece; su çölünde, ışıl ışıl bir adanın ortasında heybetle yükselen heykelağaca tünemişim; ‘biraz uyusam’ diye gözlerimi kapatırken, fısıltıları duyuyorum. Hiç kimse yok; ama fısıltılar, fısıltılar … İşte tam o sırada görüyorum onu! Su çölünün içinden süzülüp, yavaş yavaş bana yaklaşıyor; kağıttan bir kayık, kağıttan kayıkla aramızdaki mesafe azaldıkça, fısıltılar çoğalıyor. Ağacın üzerinden, kayığa doğru süzülüyorum. Nereye yol aldığımızı bilmeden, su çölünde hızla ilerlemeye başlıyoruz …”

Uyandım, ‘bu rüyanın devamını görmem lazım’ dedim kendi kendime.

‘Peki’ dedi bir ses! Başımı hızla çevirdim sesin geldiği yöne; karşımda kapkara bir karga, gagasında bir şemsiye! Fırladım, şemsiyeyi aldım ve şemsiye o an dönüştü uçan bir süpürgeye. Süpürge dedi ki: ‘Her şey senin ülkende, her şey senin ülkende; bin üzerime!’ Pelerinim rüzgarda hızla savruldu; su şehrinde sabah oluyordu. / 11 Ekim 2011

9.

‎”Fırtına habercisi bulutlar, akşamın geceye ilerleyen saatlerinde gökyüzünde koşuyorlar; su şehrinin üzerinde. Kanat seslerim, bulutlarla yan yana … Dalgalar öyle yükseliyor ki, fırtına her yeri öyle alabora ediyor ki, birden nefes alamadığımı fark ediyorum; suyun içindeyim, suyun içindeyim! Göz kapaklarım yavaş yavaş kapanırken, kanatlarıma dokunan Baudelaire’i görüyorum hayal meyal. Sonra sessizlik; koyu lacivert bir sessizlik.

Çok kuvvetli bir çan sesiyle gözlerimi açtığımda, çöl şehrinin en sevdiğim kilisesinin bahçesindeyim. Kilisenin görkemli kapısında Baudelaire, bir demet ‘diken çiçeği’ uzatıyor bana doğru. Koyu laciverde dönüşmüş kanatlarımla birkaç hamlede çiçeklerin üzerine konuyorum; gagama demetten bir çiçek sıkıştırıp, ‘haklısın’ diyorum Baudelaire’e, ‘nerede değilsem, orada rahat ediyorum!’.

Uçuşan bir pelerin kokuyor gökyüzü, bir diken çiçeği hızla gece güneşine uçuyor!”

Uyandım; yerde bir pelerin! / 14 Ekim 2011

9.

‎”Gece güneşi kocaman bir tepsi gibi önümde, kıpkırmızı bir tepsi. Kırmızının vurduğu lacivertkara bulutların içinde kanat çırpıyorum. Çöl şehrinden çok uzaklara… Arkamda bıraktığım şehirden tek tük gelen ‘göğü delen duvar sesleri’ de artık duyulmaz oldu. ‘Ne uzun ve ne güzel bir gece’ diyorum; kanatlarım yol yorgunu, karnım ve yanaklarım rüzgarın etkisiyle sızlıyor, gülümsüyorum.

Karşımda silueti beliren bakırdan bir şehre pike yapıyorum. Öyle bir müzik sesi geliyor ki ansızın,’göğe asılı’ öylece kalıyorum. ‘Rüya mı görüyorum, çocukluğumun bahçesi burada mı yoksa?” diye düşünmeme kalmıyor, gökyüzü birdenbire kanat sesleriyle sarsılıyor; irkiliyorum!

Ne arkamda bıraktığım çöl şehrinde, ne de başka gezegenlerde görmediğim renklerin ve seslerin yan yana olduğu bir ‘kuş imparatorluğu’ bu! ‘Ketmegögala ben!’ diyor biri gür sesiyle, ‘ne arıyorsun bu diyarda?’. ‘Bir okul arıyorum!’ diyorum, ‘bir okul!’.

Birbirlerine dönüp gözleriyle konuşuyorlar; sonra kanat kanada tutuşup, beni ortalarına alıyorlar.

Sabaha dönen göğün içinde bakırdan şehre doğru ilerleyen mucize renkler gezegeni sarıyor…”

Uyandım, o şehre gitmem lazım! / 17 Ekim 2011