“Tam da sonbahar yaprakları onun saçlarının rengine dönerken…”

Alan Bergman

Yazmak önce hangi ses ya da koku ile düşer aklınıza? Ya da o ufak tefek harfler ve akabinde yarattığı enfes kelimeler önce zihninize mi yoksa gönlünüze mi yol alır?

İnsanoğlu ancak farklılıkları ile bu hayata tutunabiliyor. Küçücük bir kalp sızısıdır Frida Kahlo’ya “tortured soul: the two Fridas” tablosunu yaptıran. Sizce de kan damlamamış mıdır o esere boyadan ziyade? Bazılarımız “sanat sen nelere kadirsin!” diye dursun, Orhan Pamuk’u usulca kemiren iç daralması ve kaybetme ızdırabıdır onu dünyanın belki de en yalnız mesleğine sevk eden.

Kimisi yazmasam deli olacaktım diyerek kalem tutma serüvenini zihninde rasyonelleştirirken, kimisi aklına bir gün bit yeniği kadar bir fikrin geldiğinden dem vurur. Benim en çok hoşuma giden Amerikalı zenci yazar Maya Angelo’nun kendi yazınsal yolculuğundan bahsederken kullandığı cümledir:

“Sürekli bedeninde taşıdığın, o hiç anlatılmamış ve tamamen sana ait olan hikayeye tahammül etmekten daha büyük nasıl bir ızdırap olabilir ki?”

Öyleyse ne sanatçılarımız ne de eserleridir takdirin aslına layık olan. Asıl iltifat o umursanmayan sızıdır, bitmek tükenmek bilmeyen elem. Söz efsunlu bir büyücü, çoğu vakit ne kalp ne de akıl onun karşısına çıkamıyor zira onun akması, yol alması, sahibinden uzaklaşması gerekiyor. Hal böyle olunca, çekilen sancı da kaçınılmaz oluyor: hem söz hem de sözün sahibi tarafından.

İşte öyle zamanlarda, tutuk bir halde elimizde kalan çekingen kelimeleri cebimize koyup hükmü yerine getiriyoruz: uzunca bir kelam seferine çıkmanın kaçınılmazlığı. Başlangıcı ve sonu kayıp bir sırr-ı teklif olan kainat boşluğa tahammülsüz, biz ise bedenimizde mıh gibi taşıdığımız yorgunluklara…

Sahi, bir hikaye kaybolduğu yerden nasıl başlar?