Ferzan Özpetek’in hayatının ilk operasını, Verdi’nin Aida’sını yönettiğini duymayan kalmamıştır herhalde. Kalmışsa da işte şimdi öğrendiniz. Özpetek, Aida’dan sonra La Traviata’yı da yönetecek. Gala Aralık 2012’de Napoli’de… Bu teklifi kabul etme nedenleri arasında, Aida’nın yakaladığı başarı ve ruhunda bıraktığı tatmin duygusu açık ara önde.

Geçtiğimiz 28 Nisan’da Floransa’da galası yapılan Aida’yı izleyen seyirciler arasındaydım. Gösteri, opera çalışanlarının düzenlediği grev yüzünden bir saat geç başladı. Salondaki herkes, sesini çıkarmadan oturup bekledi. Ne bir ıslık, ne bir alkış… Orkestra yerini alıp da Özpetek, dünyanın en önemli şeflerinden Zubin Mehta ile sahneye çıktığında ise yaşanan krizi unutturmaya çalışırcasına neşeli ve heyecanlı gözüküyordu. İtalyanca bilmediğim için, mimikleri ve vücut hareketlerinden kendimce anlamlar çıkartmaya çalışıyordum. Sonra beklediğim an geldi; sunucu Özpetek’e mikrofonu uzatarak, “İngilizce konuşmak ister misiniz?” dedi. Yanıt, “Hayır” oldu. “Peki ya Türkçe?” diye devam etti. Salonda İtalyanca’dan sonra konuşulan dilin Türkçe olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Özpetek, eliyle hayır işareti yaptıktan sonra aklıma ilk gelen, “Acaba Türkçe’yi unuttu mu?” sorusuydu. İyi de bu nasıl mümkün olabilirdi ki?

O gün bu sorunun yanıtını öğrenemedik, ertesi gün Zeynep Oral da Ertuğrul Özkök de köşe yazılarında değinmediler. Bir tek ben mi bu konuya takılmıştım? Açıkçası salonun aşağı yukarı dörtte biri Türk iken, bir Türk yönetmenin nasıl olup da Türkçe birkaç kelime edemediğini anlayamıyordum. İstanbul’a konser vermeye gelen her yabancı sanatçı gibi, “Merhaba, hoş geldiniz” de mi diyemezdi? Neyse ki operadan üç gün sonra Ferzan Özpetek’i bir arkadaşıyla Savoy’da yemek yerken yakaladım da, işin aslını öğrendim. Hemen merakınızı gidereyim. Öncelikle Özpetek’in Türkçe’si fevkalade iyi. Neden Türkçe konuşmadığına gelince… Sahneye çıkmadan önce sunucudan kendisine İngilizce soru sormamasını rica etmiş Özpetek. Çünkü İngilizcesinin iyi olmadığını düşünüyor. Buna rağmen İngilizce konuşması istenince ne diyeceğini şaşırmış. Türkçe bir konuşma hazırlamasına rağmen de yapamamış. “Açıkçası basiretim bağlandı” diyor.

Biletleri gösterim gününden haftalar öncesinden tükenen operayla ilgili yorumlar Özpetek’i çok memnun etmiş. Özellikle de Özpetek’i göklere çıkartan İtalyan basını… Sayıları az da olsa eleştirenlerin de çıktığını söyleyen Özpetek, onları pek önemsememiş. Çünkü ona göre, söylenenlerin sağlam bir dayanağı yok. Sahnedeki kumların yeteri kadar fazla olmadığı gibi eleştirilerin üzerinde durmaya gerek yok bence de.

Bir opera yönetme fikri Özpetek’in zihninde bundan 2  yıl önce filizlenmiş. Gala öncesindeki bir buçuk- iki ayda da tamamen Aida’ya yoğunlaşmış. Opera yönetmekle sinema arasındaki en belirgin farkı soruyorum. “İkisi de çok heyecanlı” diyor. Ancak operada daha çok yorulduğunu ekliyor ardından. Ona göre, operada 7-8 saat çalışmak, sinemada 15-16 saat çalışmaktan çok daha yorucu. Bu arada İtalya’da başarılı sinema yönetmenlerinin opera da yönetmesinin bir gelenek olduğunu ekleyelim.

Teatro Communale’in ayakta alkışladığı Aida’da Ferzan Özpetek imzasını daha iyi anlayabilmek için kattığı yeniliklerle yazımı noktalayayım.

*Seyircileri bekleyen en büyük sürpriz sahnedeki Nemrut Dağı’ydı. Firavun heykellerinin yanında Nemrut Dağı’ndaki heykel başlarını görünce önce şaşırdık, sonra sanki Adıyaman ve Mısır aynı coğrafyadaymış gibi bu görüntüye alıştık.

*Aida, Mısır’da geçiyor. Fakat oyuncular karşımıza tipik Mısır kostümleriyle çıkmadılar. Her karakter, kendisi için tasarlanmış farklı bir kostüm giydi. Bazı oyuncuların kostümlerinde Doğu’yu andıran aksesuarlar kullanılmıştı.

*Özpetek, daha önce Aida’da olmayan birçok yeni sahne eklemiş. Bunlardan biri Firavun’un kızı Amneris’in etrafını aynaların çevirdiği sahne. Bu sahnede Amneris’in sırtı seyirciye dönük olmasına rağmen seyirci hem onu hem de kendini görebildi.

*Özpetek’in eklediği, içimizi acıtan bir sahne daha vardı. Mısır ordusunun Etiyopya karşısında zafer kazandığı savaştan dönerken, kanlı giysileri içinde bir kız çocuğunun can çekiştiği sahne… Ferzan Özpetek, bu sahneyi yazarken Nâzım’ın Hiroşima’da ölen kız çocuğundan esinlenmiş.