Tuna olmaktan çok korkuyorum…Ölesiye korkuyorum, o kadar ki korkum yüzünden her gece ölüyorum. Yalnız olduğumu – yalnız kaldığımı daha doğrusu – çok iyi anladığım şu iki ayın her gecesi belki bunu düşünüp bunu düşlüyorum. Düşlerin kabusa dönüştüğü zaman kabus olarak başlamalarından daha korkunç olduğunu biliyor musun? Ben biliyorum.

Ne kadar yapıştı ve yakıştı üstüme o Tuna rolü… Aynı yaşlarda başlayan bir tutkunluk, aynı doğaüstü çekim, sessiz sakin iyi huylu bir çocukluğun ardında gizlenen o fırtınalı ve derin iç dünya, belki doğuştan gelen belki seçimle giyinilen o “asi romantik” karakter… Asi olduğumu iddia eden herkes, hiç mi düşünmediniz neden bir türlü bu duruma itiraz edip baş kaldıramadığımı? İstemedim mi sandınız acaba?

Roller o kadar güzel dağıtılmıştı ki, düşünmeye gerek bile yoktu, herşey ortadaydı. Ben hep tutkun kaldım, ben hep gölgesinde kaldım o daha keskin karakterlerin… Sahip olma duygusu yerine sınırsız bir sevginin uzantısı olarak onun mutluluğunu isteme durumu… O kadar kroniktir ki, sesiniz çıkmaz kalbiniz hüzünden paramparça olduğunda bile… Evet, hüzün; çünkü kıskançlığı ne bildi ne de bilecektir bu asi romantik, kıskanmak sahip olmanın yoldaşıdır çünkü…

Hala daha şu yaşımda, bana verilenlerle (sevgi, ilgi, aşk, tutku, zevk, övgü…) değil benim verebildiklerimle mutlu olurum. Herkesin hayatında bir sıfatım var en’le başlayan: en iyi arkadaş, en sıkı sırdaş, en iyi insan, en arkadaş canlısı çocuk, en nazik insan… Tüm bunların üstüne insan nasıl kendini düşünebilir ki? Nasıl bu kadar çok kişi onlar için bu kadar çok şey ifade ettiğimi cömertçe ortaya koyarken ben kendimi düşünebilirim? Düşünemedim de…

Tuna’dan ayrıldığım belki de tek nokta seçtiğim meslek olmuştur, ki onda da büyük bir hata yaptım sanırım, edebiyat öğretmenliği çok daha sağlıklı olabilirdi…

Şimdi yıllar sonra, ilk gençlik yaşlarımdaki diğerlerine kapalı hayatımın vahim bir sonucu olarak, hala daha aynı acıyı yaşatıyorum kalbimde. İçimdekileri hiçbir engele takılmadan ortaya koyabilmek o kadar zor ki, bu dünyanın kurallarının bana uymadığı çok açık. Sessiz bir özlemle uyanıp her gün çok yakınında olduğum ama asla uzanamadığım hayalimin mezarını yaşıyorum.

Fiziksel anlamda Ada’yı yitirdiğim günden beri hep o kavramı arıyorum. Ada’sız olmanın hayatımda bıraktığı o dünyanın kendisinden daha büyük ve korkunç boşluğun kenarında sallanıp duruyorum. O kadar mükemmel, o kadar parlak ki Ada’nın imgesi (Bir zamanlar hayatımda olan kişinin gölgesi değil bu, onun bedeninde var olduğunu düşündüğüm o kumral roman kahramanı, o sıcacık gülümseyişli o bol yetenekli ve sevecen bal kız…); uçuruma atlayasım geliyor zaman zaman, hatta deniyorum bile, ama uçurum beni kabul etmiyor. Düşünebiliyor musun? O muhteşem aşkın (Evet bu bir aşk, yine roman kahramanı olan o müthiş şair Doğan Gökay’ın dediği gibi: Aşkın bin türlü çeşidi vardır ve her çeşidi acıtır) yokluğu bile beni kabul etmiyor! Bu dünyada yaşamanın nasıl bir ızdırap olduğunu tahayyül edemezsin, özellikle de bende vücud bulmuş bu kendini diğerlerine adamışlığı hesaba eklersen…

Ama korkularımın daha da büyüğü bambaşka… Ben Meriç’ten korkuyorum. Biliyorum ki orda, beni o yıllardan beri izliyor, bana sahip olmak istiyor, ve bunu o kadar ustaca yapıyor ki bir gün onu hayatıma kabul eden, ondan bunun için izin isteyen ben olacağım. Sırf bu teklifimin ona vereceği mutluluğu düşünerek (“Ada’nın sana yaptığını sen de ona yapıyorsun”) kendimi vereceğim. İçimden kimbilir ne çığlıklar gelecek, ama ben yine sessiz sakin, intihar edeceğim.

Ve bunu bir tek Ada bilecek.