Zihnim yanıltmıyorsa 2004 yılının sonbaharıydı. Dört tane Türk Dili ve Edebiyatı öğrencisi olarak Tekke Edebiyatı dersimiz için önerilen okuma listesi elimizde, Sahaflara doğru yol aldık. Pastırma yazlarını aratmayan o gün, sonrasında elimden hiç düşmeyecek bir kitap ile tanıştım: “Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri”. Eski söyleyiş özelliklerini örneklendiren cümleler eşliğinde yepyeni kelimelerle karşılaşmıştım. Sözlükten öte bir eserdi şüphesiz benim için, boş zamanlarımda zevk ile okuyup üzerinde sayısız kere kafa yorduğum. Akabinde yine aynı müellifin eserlerini bilhassa araştırma ödevlerimde kullanmak üzere takip ettim: “Yunus Emre Divanı”, “Hayyam ve Rübaileri”, “Mevlana’dan Sonra Mevlevilik”…

O gün bugün derken 2011’in bir yaz gününde İSAM’da (İslam Araştırmaları Merkezi) hasbelkader tekrar karşılaştık Abdülbaki Gölpınarlı ile. Yalnız bu sefer yazarın biyografisi idi elimde tuttuğum. Senelerce kitaplarını hatmedercesine okuduğum Gölpınarlı’nın fotoğrafını eserin kapağında görünce çok şaşırdım. Nasıl olmuştu da bu kadar zaman hiç aklıma gelmemişti onu zihnimde tahayyül etmek. Bir fotoğraftır aslında bana bu yazıyı yazdıran dostlar.

Hararetle hayatını okudum. Aslen Kafkasyalı olan Gölpınarlı’nın yaşam serüveni edebi araştırmaları ile tam bir paralellik halinde idi. Daha 7 yaşında Mevlevi sikkesini giyen Abdülbâki 1960 yılında hilafet-name alarak Mevlevi tarikatının en yüksek derecesi olan halifeliğe yükseldi. Bir süre Bektaşilik ile de haşır neşir olan yazar orada aradığını bulamayıp bir sabah kağıda tahammülsüzlüğünü bildiren “Al külahını Eyvallahı içinde” sözünü yazıp külahını üstüne kapayıp tekkeden ayrıldı. Genç yaşlarında böyle bir tasavvuf atmosferi içinde yetişen Gölpınarlı, fakültede hocası Fuad Köprülü’den edebiyat ve tasavvuf, Ferid Kam’dan metin şerhi, Ahmet İzzet’ten felsefe dersleri almakla beraber dönemin nice önemli isimlerinden de istifade etmiştir.

Benim en çok ilgimi çeken yönü Gölpınarlı’nın şairliğidir. Kaside, gazel ve rübâîlerle birlikte 250’den fazla manzumesi olan yazarın şiirlerinde Sebk-i Hindi üslûbu yoğun olarak göze çarpar.

Firkatle medd-i âh-ı temennâ uzar gider

Her şeb misâl-i leyle-i yeldâ uzar gider

O lâ’l-i dilberi her gün terâneler öpüyor

Hased ki rûyunu rengîn fesâneler öpüyor

Yaradılış itibarı ile sert mizaçlı olduğunu belirten dostları, bununla birlikte Gölpınarlı’nın kalender meşrep ve Melâmi tabiatlı olduğunu da sıkça dile getirmişlerdi. Onunla ilgili farklı ağızlardan nice anı mevcut hayatının anlatıldığı kitapta, iniş çıkışlara meyilli edebi görüşleri senelerce farklılık göstermiş. Zannediyorum onu en çok huzura kavuşturan da bu olmalı: Sürekli değişim…

1982 yılında hayattan ayrılan Gölpınarlı’nın ardından bir veda yazısı kaleme alan Doğan Hızlan “Bize kendi kültürümüzü öğreten, aynamız olan bir bilim adamını kaybetmek ne acı!” diye son vermiştir sözlerine. Keza Çetin Altan da “Abdülbaki’den kalan ışıklar daha çok uzun süre, o yıllarda dolaşmak isteyenleri, karanlık labirentlerde tökezlemekten kurtaracaktır.” sözleri ile hoşça kal demiştir bu değerli ilim adamına.

Âcizane bana düşen ise ölümünün tam da 29. yıl dönümünde, bir kütüphane köşesinde ondan bir gün el almayı umarak Abdülbâki Gölpınarlı’yı ‘can’ ile anmaktır.