Babamın ağzından defaat ile dinlediğim Akıncı şiiri de dahil olmak üzere, küçüklükten beri Yahya Kemal ile büyüyenlerdenim. Doğup büyüdüğüm güzelim İstanbul’u hali ile yine onun şiirleri eşliğinde içselleştirmişim. Öyle ki her defasında bu efsunlu şehirden ayrıldığımda fark ediyorum bunu. Durmaksızın bir özlem, kimi vakit kalp yakarcasına kimi vakit ise eski bir dostu yad ederken hissettiğimiz yalnızlık ile. Sizde yaşıyor musunuz bilmem ama ben bu şehri ziyadesi ile kıskananlardan ve koruyanlardanım. Sanki benim vatanım sadece İstanbul ile sınırlı! Her kim trafiğinden, kirinden, karışıklığından bahsetse içim cız ediyor. Haksızlık edildiğini düşündüğümden olsa gerek hemen söze girip: “Ama şimdi dünyanın en ehli keyf sohbetlerini de bu şehirde yapmadın mı?” deyiveriyorum.

Hani kimi çok seversen onun hasretinde kalırmışsın misali uzunca bir süredir buluşamadım İstanbul ile. Araya kelimenin tam manası ile kıtalar girdi, yeni şehirler ile avunmak durumunda kaldım. Hani öyle bir yere geldik ki bu ilişkide bir yerden sonra acılar da yanılmaya başladı. İsmine yaraşır bir şehre bu hüzün esnasında sığınmışım, baharın gelişi ile haberdar oldum.

Bloomington Amerika’nın mid-west eyaletlerinden olan Indiana’nın İstanbul’u gibi. Kendi başkenti olan Indianapolis’e taş çıkaracak heyecana sahip. Bir öğrenci şehri… Şehirdeki yaşam tamamen öğrencilere göre ayarlanmış. Bizim gibi alan çalışması yapanlar, ki özellikle Türklük Çalışmaları ya da Avrasya üzerine yoğunlaşmak isteyenler için Kabe unvanına sahip. İlle de bir tavaf etmek gerekiyor, zira nice kültür özellikle üniversiteden gelen maddi yardımlar sayesinde hayatına tam sürat devam ediyor. Benim hoşuma giden diğer bir nokta ise bu şehirde bolca güzel ve akıllı hatunların bulunması. Erkek egemen bir kent yapısına sahip değil. Bu kasaba-şehrin ben inanıyorum ki gülen yüzünü bu hoş hanımlar oluşturuyor. Üniversitede hocasından, marketteki kasiyerine kadar gülen gözler hakim coğrafyaya.

Bu 80.000 nüfuslu (gerçi öğrencilerle bu rakam iki üç katına çıkıyor) şehirde kırmızı-beyaz renkleri ile Türkler de cümbüşe katkı sağlıyor. İtiraf etmem gerekir ki en güzel 23 Nisan ve 29 Ekim kutlamalarımı buradaki Türk Öğrenci Birliği sayesinde yaşamış oldum. Bir diğer husus ise, öyle bir an geliyor ki İstanbul’da dahi ne yazık ki izlerini kaybettiğim eski usul kahvehanelerin nefesini bu şehrin merkezindeki Starbucks’ta hissediyorum. Dalgın ve çoğu zaman yoğun bir halde önünden geçerken bir kaç Türkü (kimi zaman tesbihler ellerde olmak üzere) koyu bir sohbette buluyorum. Hani öyle bir hale gelinmiş ki kasiyere, “usta çek bize iki tavşan kanı” deyiverecekler!

Dün Türkiye’nin Şikago Başkonsolos’u ağırlandı, kampüste Türkçe kelimeler dans etti! Ben ise bol bol izledim, dinledim, boşlukları doldurmaya çalıştım her bir diyalogdaki. Öğrenciler ile hasbihal eden başkonsolosumuz ve eşi Bloomington’daki bu Türk ruhuna hayran kaldığını sürekli dile getirdi. İşte ben o an içten içe gururlandığımı fark ettim. Yalnız yine ekledim zihni ile çelişen kendime: “En fazla Bloomington’ı sevebilirsin; bu kıta, içinde yaşamana rağmen sana uzak.”

Velhasılıkelam dostlar, gönlüme bir aşk daha düştü: sokaklarını, karını, yağmurunu, fırtınalarını dahi sevdiğim, gözümün hiçbir eksiğini görmediği bir aşk.

Siz de öyle değil misinizdir? Sevgilinin kirpiğinin okuna, kaşının yayına sinenizi siper edenlerden…