Ağaçtaki ilk günüm. Önce sessizce daldaki diğer kuşların nasıl öttüğüne kulak verdim. Neşeli mi? Hüzünlü mü? Sakin mi? İsyankar mı? İçinden geldiğince mi? Olması gerektiği gibi mi? Bana benziyorlar mı? Sonra renklerini, türlerini tahmin ettim. Ortama biraz alışınca, çekingenliğimi atıverdim üzerimden. İşte şimdi okuyacaklarınız; İstanbul’dan İzmir’e yeni göçmüş bir kumrunun severek mırıldandığı melodilerden…

Önce bu dala konma hikâyemi anlatayım, izin verirsen. Hayalci kuş, bana “Sen de gelsen de bizimle ötsen” dediğinde bir saniye bile düşünmedim. Seneler önce bir müşterisiyle ilgili hazırladığım haber sayesinde tanışmıştık. 24 saat gülen yüzüne, enerjisine ve sonuç odaklı çalışma stiline hayran olmuştum. Sonra ben başka bir yayına geçtim ve o arada koptu bağımız. Allahtan sanal plaza linkedin var da kavuştuk yine. “Köşenin ismini koy” dediğinde ise karar verme sürem yine saniyelerle eşdeğer. Bir kere kumru benim zaten evdeki adım. Bilmediğim daha başka nasıl özelliklerim varmış diye mini bir araştırmaya giriştim. Övünmek gibi olacak ama aynen yapıştırıyorum: “zarif hareketleri ve yumuşak tavırları dolayısıyla güvercin ailesi üyeleri arasında insanlara en sevimli görünenidir.” Ününü borçlu olduğu özelliği ise eşlerine bağlılıklarıymış. Eşlerden biri ölecek olursa, kalan eş ömür boyu başkasıyla eşleşmezmiş. Son yazdığım iki cümle boğazıma yumru gibi oturdu. Bu arada hazır yeri gelmişken yengeç olduğumu da söyleyeyim de puzzle’ın parçaları yerine otursun. Özetle ufakmışım tefekmişim, tatlı tatlı ötermişim.

Bu köşede ortak akıl yürütelim, beraber eğlenelim istiyorum. Günün koşuşturmasında dikkatimizi çekmeyen, fakat hayatın bizi yormadığı anlarda hoşumuza gidebilecek konulardan bahsedeyim. Sizi deniz kenarında, şezlong üzerinde hissettirecek hikâyelerden. Şöyle pazar sabahının sessizliğinde kahveniz eşliğinde gazete okurkenki huzuru verecek türden. Belki bildiğiniz ama unuttuğunuz ya da ilk defa duyup hoşunuza gidecek şeylerden. Dolayısıyla bu köşede anlatacaklarım hayatınızdaki önemli bir boşluğu dolduracak gibi bir iddiam yok. Fakat iyi yaşamakla ilgili ürünler, hizmetler, fikirler ve akımlarla ilgili hayatınıza renk katacak öneriler ve yeniliklerden bolca var. Siz de benim gibi ‘Niceliğin yerini nitelik alsın, hız haza dönüşsün, taktığım saat statümü değil tarzımı simgelesin’ diyorsanız aynı dili konuşuyoruz demektir.

Bana göre tarz kelimesinin elini hiç bırakmadığı isimlerin başında Jacqueline Kennedy gelir. Hayalimdeki yemek davetinin baş konuklarından biridir ayrıca kendisi. Geçtiğimiz yıl Londra’da düzenlenen bir açık artırmada Kennedy’nin inci kolyesi, 211 bin dolara satıldı. Üç sıra inciden oluşuyordu bu kolye. Merak edenler için yazımın başına resmini de ekledim. Peki bu kolyenin gerçek değerinin ne olduğu hakkında bir tahmininiz var mı? 5 Bin mi? 10 bin mi? 100 bin mi? Açıklıyorum: Sadece 25 dolar. Ona bu değeri yükleyen sardığı boynun Jackie’ninki olması.

Bergdorf Goodman’dan 25 dolara alınan kolye, Jackie’nin eşi Başkan John Kennedy ile birlikte katıldığı hemen hemen tüm diplomatik görüşmelerde oradaydı. Birçok fotoğraf karesine girdi, gazetelerin baş köşelerini süsledi. Kolyenin yeni sahibi de zaten ona ödediği rakamı, “bir ikonunun ikon parçası”na sahip olmak için gözden çıkardığını belirtti. 211 bin dolar, üç sıra incinin değil Jackie’nin stiline, yaşam tarzına sahip olmanın getirdiği hislerin karşılığı. Tamamen ‘duygusal bir yatırım’.

Bu satış öyle ses getirdi ki People Dergisi ve Amerika’daki birçok gazete kapak hikâyesi olarak bu konuyu işledi. Aslında birçok satın alma kararımızın altında üründen çok onun bize yükleyeceği değer, hissettireceği güzel hisler veya yaşam tarzımızın ifadesi olarak bu ürünleri kullanma isteği gizli değil mi? Giderek yaygınlaşan bu bakış açısı, Oscar Wilde’ın “Eskiden her şeyin değerini bilirdik, şimdi parasını” sözüne karşı çıkarak hepimiz için daha ‘değer’li bir dünya yaratacak. Belki çok yakında bir gün…