Rivayet ederler ki insanoğlunun yarısı hırka altında sultan olup geleceği merakla beklerken, kimisi ise devran-ı mâziye konuk olup alemi seyretmek istermiş. Öyleyse kimimiz geleceğe kimimiz ise geçmişe müptelayız. Gözlerinizi kapattığınız anda ilk planlar mı yapıyorsunuz yoksa kendi küçük tarihinizde bir küçük anının peşinden mi koşuyorsunuz?

Ben ikinci kısımdan olanlardanım; bol bol geçmişi düşünüp, geleceği hızla yıllandırmak isteyenlerden. Yalnız on beş yirmi yıl geriye gidenlerden ziyade daha eskiye kitaplar ile yolculuk edenlerden. Latifi’nin şairlerin biyografisini anlatan Tezkire-i Şuara’sını  okurken 16. yüzyılın Konstantinopolis’inde geziyorum kadın başıma. Oysa hâşâ kadın yok böyle eserlerde, nasıl olabilir, ne mümkün? Ya da İran’ın Astrabad şehri yakınlarında bir köyde ikindi vakti yemek hazırlarken buluyorum kendimi 14. yüzyılın sonlarında bir yerde. Hurufiliği biraz zorla biraz da şaşkınlıkla benimseyen bir köy halkının parçası oluveriyorum:

Hamd. Alemlerin Rabbi. Rahman ve Rahim. Din gününün maliki.

Yalnız olamayacak bir yaştayım o vakit, yaş on altı ya da ya da on yedi. Gece beyim söylüyor: “Miranşah Sultan, katli vaciptir demiş.” Bir an ağzımdan dökülüveriyor: “Aman Ya Rabbi, tövbeler olsun!”

Bu aklımla ben neyi ne kadar bilebilirim demeden rüyaya dalıyorum. Yaradanın ilk tecellisi söz ile oluyor ya, kelamlar uçuşan rakamlara can veriyor. Elif gibi bir burun, iki lamdan oluşan yüzüm ve he harfine muhtaç gözlerimle ibadet ediyorum gündüz gece, rüyalar da dahil olmak üzere.

Biz yalnızca sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz.

Gün gelmeye yakın düşler kayboluyor, hayal ne de olsa gündüze aşina değildir. Rabbin sözü hem doğrulukça, hem de adaletçe tamamlanmıştır deyip kelam ile vedalaşıyorum. O gün köye gündüz inmiyor, güneş doğmuyor. Kan akıyor yol kenarlarından. O vakit fark ediyor ki ahali, efendinin göğsü açılmış ve lisanındaki düğüm mühürlenmiş. Gün doğmadığından namaz vakti bir türlü gelmiyor, secde ile bir iki kelam edemiyor tasavvuf ehli.

Bizi doğru yola ilet… Gazaba uğrayanların ve sapmışlarınkine değil.

Yedi gün yedi gece gündüzü görmeyi bekliyor bu halk. Civardaki yedi köye haber salıyorlar. Yedi koyunu kurban ediyorlar belki yaradan belki Fazlullah için. Yedi devran bir oluyor, bu köyün yalnızlığını seyrediyor. Köyün karanlığından onların dahi korktuğu söylenir hâlâ halk hikayelerinde.

Hakikatin ne olduğunu ise ancak Allah bilir.