Bu aşağıdaki gerçek olayı çok sevdiğim okul arkadaşım Seniha’dan dinledim. Bazı sahnelerde ben de vardım. Üstünden yıllar geçti, defalarca, göz yaşlarıyla anlattı bana. Gidip anlatmak istedim bazen söz konusu şahıslara. İzin vermedi.

Ama buraya yazmama izin verdi. Onun ağzından yazıyorum. İzniyle isimleri biraz değiştirerek… Hepsi aynen gerçek.

—————————————————————————————————————-

“Benim hakkımda söylediği yalanlar onun için değmiş olabilirdi ama benim için gerçekler bile onu daha fazla üzmeye değmezdi .”

Fulya  çok ama çok heyecanlıydı. Durmadan konuşuyor geç kaldığımızdan yakınıyordu. Birlikte partiye gidecektik. O yıllarda gece çıkmak çok önemliydi. Üstelik bu çok daha önemliydi. Onu çok seviyordum. Farklıydık ama olsun. Sebepsiz de sevilir.

Fulya haftalar öncesinden rejime girmiş, giyeceği kıyafetini benim kafamın etini yiyerek ince ince planlamış, sonunda Beyoğlu’nda Şanel’den (Ş ile yazılan Şanel) cart sarı kocaman yakalı belden petek gibi büzgülü “modern” bir bluz ve Kapalıçarşı’dan, dünya paraya Wrangler ince fitil kadife pantolon almış, babasından bin bir yalanla izin kopartmayı başarmış (tabii kız arkadaşıyla ders çalışacaktı ), saçlarını çakma Farah Fawcet tarzı fönletmiş, yaklaşık yarım saatdir odamda beni bekliyordu.

Önce kimseyi tanımadığım bu partiye gitmeğe çok istekli değildim aslında, ama Fulya’yı kıramazdım, söz vermiştim, üstelik o kadar mutluydu ki, yavaş yavaş bana da geçmişti enerjisi… Hiç anlaşamadığı bir ailesi, sorunlu bir çocukluğu ve benim çok hoşuma giden hayalleri vardı. Seviyordum onu. Arkadaşımdı.

Gözüm gibi baktığım, giymeye kıyamadığım, kendi kendine yıkamakla beyazlamış ilk gerçek soluk jeanim, bir dergide görüp bayıldığım, annemin üstüne benim çizdiğim kocaman sevimli gülümseyen suratı aplike ettiği  şahane(!) t-shirtüm ve tuvalet kağıdı rulosuyla iyice bombe yaptığım muhteşem kahkülümle tam istediğim havayı yakalamam bir saat sürmüştü. Makyaj dediğim sadece özenle sürdüğüm rimeldi o zamanlar, üstelik utanır ortada süremezdim. Fulya ise, biraz aşırıya kaçan, kaşlarına kadar gelen masmavi bir göz makyaj ve sapsarı bluzuyla bence bayağı abartmıştı ama bir şey diyemedim. Demezdik.

Haziran ayı çok güzel bir Cumartesi akşamı. Dolunay vardı. Birlikte Beşiktaş’tan çıkıp Sarıyer dolmuşlarına yürüdük. Taksi, o zamanlar çok acil durumlarda, sadece otogara, havaalanına, Allah korusun hastahaneye falan giderken kullanılan bir taşıttı gençler için. Tek başımıza hiç taksiye binmezdik. Biz otobüs ve dolmuş gençliğiydik. Tıkış tepiş duraklarda bekler, zar zor biner, tacizlere karşı birbirmizi kollardık. Kötü bakışlı adamlardan en uzak köşelere kaçar, anaç teyzelerin arasına girerdik. Fulya her zaman yanında aşırıya kaçan muhtemel tacizcileri kaçırtmak için toplu iğne taşırdı. Hayatın doğal halinde hiç bir şeyi fazla sorun etmeden herşeyle hafifçe dalga geçtğimiz, neşeli yıllardı. Gençtik, kolaydı herşey. Saatlerce hiç susmadan, duraklarda, yollarda, dolmuş ve otobüslerde hiç sıkılmadan, bıcır bıcır, incir çekirdeğini doldurmayan şeyleri konuşur, gülüşür, ağlaşırdık. Şu anda hiç hatırlamadığım sırlarımız, büyük meselelerimiz kimsenin anlayamadığı dertlerimiz vardı.

Ama o gün yolda sadece Y’yi konuşuyordu Fulya… Bitmek tükenmek bilmiyordu.

77 Yılı olmalı. Y‘nin ev partisine davetliyiz. Büyük olay. Sarıyer’de boğaza tepeden bakan cok eski bir ev… Fulya’ nin yepyeni erkek arkadaşı düzenliyor partiyi. İlişkileri çok yeni. Fulya’dan  bir aydır Y’yi dinliyorum. Çocuk hakkında o kadar çok şey duydum ki, tanımıyorum ama çok iyi tanıyorum. Brüt denilen kokuyu kullanıyor mesela… Kayak yapıyor. Gitar çalıyor. Annesi babası ayrılmış. (o zamanlar bu bir haber) Çok havalı, çok yakışıklı, çok dayanılmaz. Benim gözüm benim B’den başkasını görmediği için, Y bir sene bizimle aynı okulda okumuş, sonra atılmış, ama hiç fark etmemişim. Etmezdik.

Fulya’ya göre Y okullardan sürekli atılıyor çünkü hocalar takıyor ona… Şans işte! Fulya hep onun tarafında. Varsa yoksa Y. Tüm yol yine Y yi anlatıyor, bildiğim şeyleri tekrar yine yeniden dinliyorum.

Ev partisi deyince o zamanlar durum şu; ortada en yakın pastaneden alınmış kuru pasta çeşileri, Sarıyer Börekçisi’nden alınıp küçük kesilmiş börekler, kızartılmış ama soğumus ve büzülmüş sosis ve patates, kuru yemiş, Elvan gazoz, vişne suyu, kola, bol bira…

Dolmuştan iniyor, nefes nefese, bence çok zamanında, Fulya’ya göre -çok geç kalarak- Sarıyer’in dar sokaklarından ve son merdivenlerden tırmanıp eve giriyoruz. Parti 8 de başlıyacak biz 08.30’da ordayız ama çok geç! Fulya zıplıyor nerdeyse son basamaklardan!

Bizi kapıda Y karşılıyor. Sarılıyorlar, bana merhaba diyor, anlamsız bir kaç espri yapıyor ve hayatımda ilk defa o zaman anlıyorum ki, aşkın gözü gerçekten kör. Y ‘yi hiç yakışıklı ve havalı bulmuyorum, hatta biraz şapşal bir havası var, ilk üç cümlede benden 10 üzerinden 4 alıyor. İlk izlenim genelde şaşmaz. Şaşmıyor. Komik olmaya çalışanlar, doğal komik değillerse, bana hep çok batar. Hala öyledir. Y sürekli komik olma ve her lafa bir espri patlatma iddiasında ve üstelik hiç ama hiç beceremiyor. Ama bana ne? Fulya çok mutlu. Ben onun için ordayım. Onu seviyorum ve sevdiğim arkadaşlarımın mutlu olması ben her zaman hala çok ama çok mutlu eder.

Evde ilk fark ettiğim şey, Y salonu büyüsün- dansa yer açılsın diye- koltukları,sehpaları, herşeyi iyice kenara çekmiş. O zamanların en iyi müzik setlerinden biri baş köşede… Müzik koleksiyonuyla övünen herkesinkine tas çıkartan kaset ve plaklar hazır. O dönem için olabileceklerden en iyisi yani… Bu da benim için harika bir haber. Y benden bu açıdan 10 alıyor.

Kırmızı kağıtlarla kapatılmış apliklerden sızan romantik ışık, fonda sevdiğimiz şarkılar, salondan balkona açılan kapıdan görülen nefis Boğaz manzarası, etrafta konuşan, şakalaşan, dans eden, sarılmış, erkenden havaya girmiş hoş giyimli kızlar ve çocuklar. İyi ki gelmişim! Belki de hayatımın ilk üç partisinden biri bu. Kesinlikle en havalısı…

Beş dakika benimle takılan Fulya, ısrarımla hemen Y ve arkadaşlarının yanına gidiyor. Bu son aylarda o kadar çok onunla olmuşum ki, beni rahat bırakmasından ve keyfinin yerinde olmasından çok memnunum. Yine sık sık yanıma gelip “eğleniyor musun?” diyor ve yine neşeyle Y’nin yanına seğirtiyor. Ben uzaktan da olsa bir tanıdık kız bulmuşum, farklı bir fakülteden ama merhabalaştığım bir kız,  onunla çok dikkatli şekilde bira içiyorum, sallanıyorum, keyfim yerinde. Aklım B ‘de. O zamanlar cep telefonu yok ki. Sadece düşünmekle yetiniyorum..

Birden farklı bir uğultu, gürültü oluyor. Herkes yeni gelen, çok havalı bir çifte büyük ilgi gösteriyor. Kapıda bizden yaşça oldukça büyük olduğu her halinden belli bir adam, resmen bir adam (28-29 falan olmalı) ve yanında çok güzel mini etekli bir kız. Müthiş bir “entre” yapıyorlar. Yeni nişanlılarmış. Kız anormal keyifli ve rahat, adamın gözleri fırıldak… Fulya  hemen yanıma gelip bıcır bıcır anlatıyor, kız okulu bırakmıs bu adam için, annesi babası karşı çıkmış, ama dinlememiş, evleneceklermiş, adam çok zenginmiş, baksana ne kadar karizmatikmiş, baksana ne kadar şıkmış, evlenince Londra’ya yerleşeceklermiş, kız çok ukalaymış ,ama adam şahaneymiş. Evlenip boşanmış ve adı çok çıkmış ama bu kıza çok aşıkmış. Teknesini bir görseymişim, gazetelerde resmi çıkmış, üstelik atı bile varmış, şahane dans ediyormuş. Bunları anlatırken Fulya’nın beğeni dolu bakışları adamın üzerinde. Fulya böyle. Ben ise Y’yi gözlüyorum, aman duymasın, hoşlanmaz. Ben de öyleyim işte…

Bir insanın kişiliğini onu hoşlandığı şeyleri anlatırken çok iyi anlarsınız. Fulya iki saat konuşsa o adam hakkında benim için gerekli, önemli, anlamlı tek bir bilgiyi alamazdım mesela.

Fulya’dan kimseyi dedikleri, yaptıkları, bildikleri, ilgilendikleri için hoşlandığını duymadım. Hep sahip olduklarıydı onu çeken. Osu var, busu var, şusu var. VAR.

Hangi filmlerden hoşlanır, siyasi görüşü ne, okuyor mu, hayat hakkında ne düşünüyor, insanlara nasıl yaklasıyor, espri anlayışı nasıl, müzikle ilgisi ne? Doğayı sever mi? Fulya bunlarla hic ilgilenmezdi. Benim ise tek ilgilendiğim bunlardı. Mesela Y’yi bana bir aydır anlatırken bu kadar iyi bir müzik koleksiyonu olduğunu hiç söylemedi.

Oysa sadece bunu söyleseydi Y’ye daha cok sempati duyardım.

Neyse neydi… Bana ne! Fulya sonucta iyi bir arkadaştı. Neşeli ve eğlenceli. Pek çok sırrımız vardı. O zamanlar hayat, arkadaşlık, ilişkiler, dostluk üzerine öyle uzun uzun düşünmüyoruz. İçgüdülerimizle davranıyoruz. Tüm bunları şimdi ince ince yorumluyorum. Daha yaşanacak çooooook şey vardı çünkü… Hatalara pay, seçimlere zaman vardı. Kısıtlar gelmemişti. Hepimiz hafiftik, doğal akışındaydı hayat… Kurcalamaların, irdelemelerin başlamasına yıllar vardı. Keşke hiç başlamasaydı belki? Hayatı vıdı vıdı irdelemenin kime ne yararı var hala emin değilim. Elimde olsa şimdi de yapmazdım. Çünkü özünde o kadar karmaşa yok. Biz karışık hale getiriyoruz yaşamı. Büyüdükçe.

Nişanlı(!) kızın daracık siyah mini eteği, yüksek topuklu bantlı ayakkabıları, aşırı rahat ve neşeli halleri tüm erkeklerin ilgi odağı olmasını sağlıyor hemen. (Bu hiç değişmez, erkekler dekoltesini rahatca, utanmadan, keyifle sunan, rahat kızları hep severler) Belinde şakır şukur şahane bir kemer var yürüdükçe ses çıkartıyor. Bayılıyorum… Adamla sık sık ingilizce sözcüklerle konuşuyor, dans ediyorlar. Adam ceketini atıp, beyaz gömleği ve yanık teniyle, güzel kızı kollarına alıp ortada abartılı hareketlerle çeviriyor, döndürüyor. Resimler çekilmeye başlıyor. Bira ve eğlence dozu birden artıyor. Müzik volumu yükseliyor. Şimdilerde sık sık görmeye alıştığımız bu hareketleri 77’de orada bulunanların %99’u (ben dahil) ilk defa görüyor ve anormal etkileniyoruz. Belli ki çok dans etmişler birlikte. Fulya’nın ağzı açık onlara baktığını görüyorum.

Parti adeta onlarla, o anda başlıyor..

———————————————————–

Daha önceden tanıdığım tek kızla biz gönüllü olarak müzik işini üstleniyoruz. Kimse ilgilenmiyor artık zaten, daha iyi, hem vakit geçiyor hem de şahane kasetler ve plaklar arasına ikimiz de keyif alıyoruz. Bee Gess, Yes, Deep Purple, Dire Straits,E merson Lake and Palmers, Earth and Fire, Crosby Still Nash and Young, Ajda, Gülden Karaböcek, Barış Manço, Cat Stevens ne ararsan var… Millet tam slowa geçerken birden hızlı bir parça koyuyor, tam çılgınca dans edilirken, birden Gülden Karaböcek çalıyor, milletin şaşkınlığını keyifle, kahkahalarla izliyoruz. Herkes artık sarhoş, ne yapsak kimse birşey demiyor, dansı değiştiriyor, bize uymaya çalışıyorlar. Kimsenin sarılmaktan, birbirine yakın durmaktan, ya da ortada elinde içki sallanmaktan başka derdi yok zaten artık. Zaman akıyor, avantgard nişanlılar ayrı ayrı yerlerde çekim merkezi artık… Birlikte değiller. Biraya alışkın değilim hafif başım dönüyor. Bana kalsa artık giderim ama Fulya?… Sahi Fulya nerde?

Fulya’nın  uzun süredir yanıma gelmediğini fark ediyorum. Etrafta görmüyorum da. Biraz merak ediyorum. Ama oturduğum puftan uzanıp bakınca Y’yi balkonda konuşurken, kahkahalar atarken görüyorum. İkisi içerde birlikte olmadıklarına göre sorun yok. Çünkü ara ara sallana sallana, birbirlerine sarılarak içeriye odalara gidenleri görüp rahatsız oluyorum. Ozamanlar en gizli korkumuz galiba buJ Yanlış (ne demekse) bir şey yapıp Türk filmlerindeki duruma düşmek. Bunu hiç takmayanlar var ama biz takanlar grubundayız… Ya da en azından benJ Kimse beni uyarmamış ama gizli gizli alınan mesajlarla “iyi kız” olma durumum var. Belki de işe yaradı. Bilmiyorum. Hala emin olmadığım konulardandır bu da…

İçerdeki odalara girip kaybolanlar var, hatta aynı anda birileri giriyor, birileri çıkıyor, gülüşmeler, takılmalar, abartılı kahkahalar, herşeyi fark ediyorum, çok hoşlanmıyorum ama bana ne!

Ben hala zevkle plak ve kaset seçiyorum. Biraz sonra kalkar gideriz zaten havasındayım.

Ama bir süre sonra, Fulya’ nin oldukça uzun süredir ortalıkta görünmediğini iyice kavrayınca aniden panik oluyorum. Plak, kaset işini -ismini unuttuğum- kıza bırakıp içeriye gidiyorum. Salondan ilk çıkışım bu geldiğimden beri… Bir çok kapı var. Mutfak kapısı açık, bir kadın bulaşıkları yıkıyor. Diğer kapılar kapalı. Tıklatıyorum, ses gelmeyince açıyorum, birinde partide hiç görmediğim bir çift sarmaş dolaş, özür dileyip kapatıyorum. Utanıyorum. Çekiniyorum. Tekrar çıkıp balkona bakıyorum Fulya orada da yok.

Y hala orada aptalca espriler yapıyor, çevresindeki kıkırdak kızlar kıkırdıyor. (hayatta değişmeyen tek şey bu, kızlar bir çocuktan hoşlanınca onun dediği herşeye  gülme yarışına girerler) Onlar öyle abartılı güldükçe, oğlanlar bayılır buna ve sürekli kalitesi düşen espriler (!) yaparlar, kızlar daha çok kıkırdar ve kısır döngü devam eder… Sevmedim ve sevmem.

Çıkıyorum balkondan.

Tuvalete gidiyorum, kapıyı tıklıyorum kimse yok. Girip elimi, yüzümü yıkıyorum. Diğer kapıları açıyorum, yüklük ve boş bir oda… İlerde ilk defa üst kata çıkan merdivenleri görüyorum birden… İlk basamakta bir çocuk. Çok sarhos ve hala içiyor. Yanından geçerek yavaşca merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Çekiniyorum ama Fulya’yı bulmalıyım. Nedense sorumluluk hissim var. İki basamak çıkıyor, iniyorum.

Gidip Y’ye “Fulya nerde?”diye sormayı düşünüyor, hemen vazgeçiyorum. Küçümseyen aptalca bir espri yapmasından korkuyorum.

O yaşlarda insan karşı tarafın dediği bir lafla kendini çok aşağılanmış hissedebiliyor. Hele Y gibiler bunu çok yaparlar.

Fulya’yı gördün mü desem? Y ”Ne o? Sen Fulya ‘nin annesi misin?” falan diyecek. Kıkırdak kızlar aptalca  gülme yarışına girecek. Değmez. Kendim bulurum onu….

Sarhoş çocuğu bir kez daha geçip merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Yukarı kat karanlık. İki oda kapısı var. Korkuyor çekiniyorum ama artık ciddi ciddi meraklanıyorum..

Karşımdaki ilk kapıyı bir kaç kez tıklatıyorum. Ses yok, bir kaç kez daha deniyorum yine ses yok, çekinerek ama kararlı (nedense), hafifce aralıyorum. Başımı uzatıyorum.

Aman Allahım!!

Tam filmlerdeki gibi. Hayatımda bunca yılda çok az şeye bu kadar şaşırdım. Hala o anı düşününce inanılmaz rahatsız olurum. İçerde loş ışık, cam önünde kocaman bir kanape ve üstünde sarı bluzunun bütün düğmeleri açılmış, Farah saçları darmadağın olmuş, şehla gözleriyle iyice sarhos bir halde kanapeye uzanmış arkadaşım Fulya ve üstünde beyaz gömlekli fırıldak göz havalı nişanlı adam!! Ne yapacağımı şaşırmışım. Ortada öylece kalakalıyorum. Basiretim bağlanıyor. Onlar toparlanmaya çalışıyor, daha doğrusu Fulya uğraşıyor, adam aldırmaz şekilde gülümsüyor mu ne, ben nutkum tutulmuş, kızgın ve şaşkın öylece karşılarında gereğinden çok uzun süre bakışıyoruz? Beynimde sorular dönerken, Fulya’yı oradan kurtaracak mıyım, Nuri Alço mu bu, benim ne işim var bu karışık ortamda, B görse burada olmamdan asla hoşlanmazdı, hemen gitmeliyim, Fulya’yı de götürmeli miyim muhasebesi yaparken, aniden merdivenden ayak ve konuşmalar geliyor. Kendi derdimi, şaşkınlığını nasıl üstümden attıysam, bu sefer önceliğim değişiyor. Durum felaket. Fulya kelimenin tam anlamıyla darmadağın, odaya girdiğimden beri tek yaptığı şey bir düğme kapatmak. Tam bir Suzan Avcı. Bir tek kombinezonu ve uzun sigaralığı eksik… En korktuğum şeyler.

Gülüşmeler ve ayak sesleri yaklaşıyor yaklaşıyor.B eynim duracak. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Sanki ben bir şey yaptım. Ya da Fulya benim kızım! Atlayıp,nasıl bir refleksle, nasıl olduysa, can havliyle Fulya’nın saçlarını düzeltiyor, daha doğrusu kafasının tepesine toplanmış yığını  sertçe bastırarak düzeltiyor, göbeğini ortada bırakan sarı bluzu iyice aşağıya çekiştiriyor, düğmelerini anormal bir beceriyle kapatıyor, dönüp hemen ışıkları acıyor, aptal aptal duran Fulya’yı elimle iyice uzaklaştırıyor, fırıldağın yanına  zıplıyorum. (aynı başarılı refleksi 99 depreminde de gösterince o karmaşada, o anı hatırlayacaktım)

Yanında kıkırdak kızlardan biriyle gülüşerek kapıyı açan Y, beni nişanlı adamın hemen yanında, ona  anlamsız saçma bir şeyler anlatırken, Fulya’yı bizden uzakta şaşkın şaşkın bakarken buluyor.

Aslında kendisi de o kıkırdak kızla orda ne arıyor? Ama ona gelemiyoruz tabi… 2 dakika önce odaya ben gelmeden girse neler göreceğini düşündükçe herkesden çok ben titiriyorum.

Sanki hep böyle durumlara alışkınmışımcasına, Y’ye hiç dönüp bakmadan, “Sonra birden şarkıyı değiştirdik, milet tam sarmaş dolaş slowa girmişşken, bir görsen, biz Gülden’in İntizarını patlattık mı sana! Millet kalakaldı. Görmeliydin…” falan deyip, hayatımda atmadığım kadar yüksek sesle  anlamsız kahkahalar atıyorum..

Y burada ne arıyorsunuz demeye bile kalkmadan ,”ya ben gidince aşağıda müziksiz kaldınız, beni arıyorsun değil mi?” diye sankı onunla çok şakalaşmışız, çok şey paylaşmışız gibi, onunkinden de kötü espriler patlatıyorum. Odada tek konusan benim. Herkes şaşkın. Kıkırdak kız ve fırıldak nişanlı bir şeyler söylenip dısarıya çıkarken, ben bu sefer dönüp Fulya ‘ya aklıma gelen en saçma şeyleri anlatmaya devam ediyorum.

Sanırım yukardaki odada üçümüzün bir arada olmasına anlam veremeyen, zaten kendisi de açıklamayacak bir durumda olan, ama benim laf kalabalığımdan bunun üstünde düşünmekten vazgeçmiş gibi duran Y’de birşeyler mırıldanıp odadan çıkıyor.

Odada Fulya ile ikimiz yalnız kalınca, o ana kadar olayın şoku ve benim yaptıklarımla iyice sersemleşen Fulya ağlama krizine girerek bir yandan beni öpüyor bir yandan “Ben ne yaptım? Ne yaptım ben? İyi ki varsın. İyi ki geldin. Anlamadı di mi? Anlamadı di mi?”sarmalına giriyor.

Tükenmişim. Çok gencim. 19 yaşındayım. Hayatımda çok sorun halletmemişim henüz. İlk ciddi travamam belki de. Titriyorum. Korkuyorum ama arkadaşımı korkunç bir durumdan, bir rezaletden kurtarmanın huzuru var biraz da…

“Haydi yıka yüzünü çıkıyoruz benim halim yok artık “diyorum. Onu sertçe itiyor aşağıya gidip bir an önce kaçmak istiyorum.

Manzara ilginç.

Boynuzlu Y ile az önce Fulya’nın üstündeki Nişanlı adam balkonda bir şeyler konuşuyor ve gülüyorlar(!) Şaşırıyor ama Y’ nin hiç bir şey anlamamış olmasına seviniyor ucuz atlattık diye düşünüyorum. Hoşça kal demek için yanlarına gidince ikisi de aniden susuyorlar. Az önce dikkat dağıtmak, Fulya’yı kurtarmak için sacma sapan kahkahalarla saçma seyler anlatan ben, Y’nin suskunluğunu beni garip bulmus olmasına bağlıyorum, ama fırıldak nişanlıdan en azından bakışla bir teşekkür beklerken boş boş hatta alaycı bakışlarla karşılaşıyor, ürperiyorum.

Mini etekli boynuzlu nişanlı ortada -artık dans denilmeyecek kendine göre sexy hareketler- yaparak son showunu gerçekleştiriyor. Böyle gecelerin sonunu yalnız getirdiği belli.

Fulya yüzüme bakamıyor. Y’ye yarım yamalak sarılıp, kös kös önüme düşüyor. Hayatımda ilk kez o gece taksiye biniyorum yanımda büyük olmadan. Fulya’ya, herkese kızgınım, Y’ye , nişanlı geçinene, kıkırdak kıza, kendime herkese…

Ama Fulya o kadar zavallı, o kadar üzgün görünüyor ki bir de ben üstüne gitmemek için susuyorum.

——————————————————————————————————-

Fulya ve Y o geceden sonra hiç bir şey olmamış gibi hayatlarına devam ediyorlar. Fulya hakkındaki soru işaretlerim arttığı için, arkadaşlığımızı yavaş yavaş azaltıyorum. İçgüdüsel olarak ona güvenemeyeceğimi, artık onu hep o haliyle hatırlayacağımı düşünüp, kırmadan, mesafe koyarak sıyrılmaya çalışıyorum. Fulya da sanki biraz utandığı için eskisi gibi arayıp sormamaya başlıyor. Hele artık Y’nin lafı hiç geçmiyor aramızda… Görüşmüyoruz ama kötü bitmiyor ilişkimiz.  Sadece soğuyor.

Üniversite bitiyor. Pek çok Fulya’lar, pek çok Y’ler, pek çok partiden sonra Baltalimanı’nda bir yerde tesadüfen karşılaşıyoruz. Evlenmişler. Ben geçmişe sünger çekip dostça tebrik etmek için yanlarına gidiyorum. Fulya benimle çok soğuk şekilde konuşuyor. Sanki Y’den çekiniyor. Y nerdeyse selam bile vermiyor. Buz gibi oluyorum. İkisinin de meraklısı olmadığım halde çok kırılıyorum. Kalakalıyorum. Konuşamıyorum da…

Seneler sonra Fulya‘nın boğazdaki Y ile yaşayacakları yeni evi dekore eden mimarla tesadüfen iş nedeniyle tanışıyor ve  yakın arkadaş oluyoruz. Fulya ortak arkadaşımız. Aramızda adı hiç geçmiyor ama… Mimar arkadaşım özellikle kaçınıyor bundan. Poseidon’da bol rakılı br gecede bunun nedenini ona soruyorum, bir kaç kadehten sonra bana açılıyor.

Fulya kız kıza otururlerken bir gece mimar arkadaşıma benden bahsediyor, seneler önce, üniversitede Y ile ilişkilerinin ilk başladığı dönemde bir partide Y’nin çok yakın arkadaşı- üstelik evlilik arifesinde olan nişanlı bir arkadasıyla, arka odada utanmadan kırıştırdığımı ve Y‘nin bu nedenle Fulya’ya benden uzak durmasını şart koştuğunu, görüşmesini, konuşmasını yasakladığını anlatıyor..

Hayatımda çok sayılı o kadar öfkeli hisettim kendimi. Öfkeli ve kararlı. Kırgın ve kızgın. Fulya orada olsa onu feci dövebilirim. Nişanlı adama tükürüp, Y yi boğabilirim. 3.Sayfa haberlerine düşeriz. Mimar  arkadaşım pişman ve şaşkın.

Fulya hikayesini zenginleştirmek için, bunu benden hiç beklemediğini, güvenini boşa çıkattığımı, Y’ye karşı onu mahcup ettiğimi de eklemiş.

Üstelik fırıldak nişanlı adam da benim ona tüm gece asıldığımı zorla odaya davet ettiğimi anlatmışmış ona. Bu yapılır mıymıs????

Belli ki mimar arkadasım hikayeye  inanmış. Doğal. Nerden bilecek? Bu yalanı kim tahmin eder? Ben hiç edemezdim.

Cep telefonlarının yeni çıktığı bir dönem. Boğazda gene dolunay var. Üstelik yine Haziran gecesi. Tıpkı 77 de Sarıyerde’kı o parti gibi. Mimar arkadasımdan ısrarla Fulya’nın telefonunu alıyorum. Korkarak veriyor.

“ Alo Fulya.” dediğim an Fulya’nın sesi titriyor. Sesimi tanıyor. “Alo merhaba Seniha?” diyor sadece..

“Poseidon’da senin mimarınla beraberiz. Bir kez daha duymak istiyorum ona dediklerin gerçekten doğru mu? Y’ye o geceyi öyle mi anlattın? Ne olur söyle? Ben inanmadım. Senden duymak istedim. O geceyi ona öyle mi anlattın Fulya? O gece seni nasıl bir pis durumdan kurtardığımı anlatmanı beklemem. Ama bu yalan niye?”

Fulya telefonun öbür ucunda. Biliyorum. Sadece nefesini duydum. Nefes almaktan bile korkan bir fısıltıyla saçma sapan bir şeyler fısıldadı. Uzun sürmedi. Çat diye bir ses.

Bir daha da sesini duymadım onun. Ben de aramadım.

Ara ara tesadüfen bir yerlerde onunla ilgili haberler duydum sonradan. Y’nin meşhur ailesi nedeniyle ya da ortak çevremizden çeşitli haberler.

Fulya’nın çok erken yaşlanan, soluk yüzünü gördüm dergilerde bir kaç kere. Korku dolu, anlamsız, boş bakışlarını gördüm. İçim acıdı… Y ‘nin ayyuka çıkan üç kağıtları, iş yaşamındaki kötü şöhreti hayatlarını çok zorluyor olmalıydı. O bomboş anlamsız bakışların içime oturduğunu hisettim. Hiç bir işe yaramamanın, sadece birinin karısı olarak yaşamanın getirdiği pişmalık duygusunun izleri çok belirgindi. Üstelik o birisi soyadını üç kağıtla, kirli ilişkilerle özdeşleştirmiş biriydi. Fulya ‘nın o bıcır bıcır bir şeyler anlattığı halleri geliyordu gözlerimin önüne. Bir de dergilerdeki gergin suratlı mutsuz kadın. Nedenlerini o kadar iyi anlayabiliyordum ki.

Bazı geceler o çirkin yalan için çok üzüldüm. Bir kaç damla yaş akıttım. “Değmedi Fulya. Hiç değmedi” demek istedim telefon açıp. Demedim.

İnsanız. Zaaflarımız var. Bir kez Y‘ye telefon açıp herşeyi, o geceyi anlatmak istedim. Yapmadım.

Kıyamadım.

Pişman mıyım? Hayır.

19 yaşında neysem oyum. Önceliklerim belli. Benim de sorunlu bir çocukluğum oldu. Annem genç yaşta yalnız kaldı, beni büyük özverilrle zar zor okuttu, değerlerim farklı benim. Değmeyecek şeyler için kılımı kıpırdatmam. Haklı bile olsam eğer terazinin öbür kefesinde benim için daha önemli bir şey varsa koyveririm. Bırakırım öyle sansınlar.

Haklılığımı ispat etmek herşeyin önünde değil benim için.

Fulya en azından bir dönem çok sevdiğim bir arkadaşımdı. Çok sorunlu bir çocukluk geçirmşti.

Benim hakkımda söylediği yalanlar onun için değmiş olabilirdi ama benim için gerçekler bile onu daha fazla üzmeye değmezdi. Belli ki bedeli ödemişti, hala ödüyordu..

Y’ye gelince.. Y’nin benim için ne düşündüğü ise, benim onun hakkında düşündüklerim yanında o kadar hafif o kadar anlamsızdı kiJ

O Mimar arkadaşımla Poseidon’daki o geceyi gülümseyerek anımsıyoruz şimdi. Fulya elbette onu azad etmiş. Müzevircilikle suçlayarak hem de…

Y nişanlı arkadaşıyla kırıştırdıgım için benim karısıyla görüşmemi yasaklamış ama o nişanlı arkadaşı erkek olduğu için Y’nin iş ortağı…

İnsan yaşadıkça öğreniyor, bağışlıyor, anlıyor, affediyor, büyüyor, şaşırmıyor, alışıyor. Yoksa başa çıkamaz zaten. Ne öfke, ne kin ,ne nefret. Sadece acıma duygusuyla anımsıyorum ikisini.

Bence hepsinden daha kötü bir ceza onlara..