Bireyselmiş gibi görünen cinsel sorunlar aslında son derece toplumsal ve temel sorunlardır ve kokunç derecede yaygındır. Cinsel sorun” denilen şey ataerkil yapılanmamız içerisinde anne-baba-çocuk arasında “doğal” olarak var olan bazı komplekslerin çözülebilme yeteneksizliğinden ve de çocuğa uygulanan şiddetten kaynaklanır.

Bu komplekslerin çözümündeki olumlu ya da olumsuz yaklaşım bireyin kişilik oluşumuna da aynı şekilde etki eder. İnsan denilen memeli hayvanın doğumundan itibaren üç temel ergenlik dönemi geçirdiğini düşündüğümüzde, farklı fiziksel yapılanma içinde fakat aynı enerjinin belirlediği bu farklı dönemlerdeki aile içi “eğitim”, bireyin “cinsel kimliği”nin ve de kişiliğinin oluşmasında son derece önemli olmaktadır. İşte temel sorun buradan doğmaktadır. Çünkü isteyen herkes yeterli olup olamayacaklarına bakılmaksızın, hatta siyasal çevrelerce desteklenerek çocuk sahibi olabilmektedir.

Bu ortalama insan kitlesi, örf, adet, gelenek, görenek, din ve ahlaki değerlerine bağlı kalarak yaşam enerjisi ile doğmuş bulunan ve doğal gelişim sürecini yaşıyan bu “canlı”ya zulüm etmeye başlamakta ve “kafa eğitimi” süreci içinde “canlı”nın ruhunu öldürmektedir.

Yeni doğan insan memelisi kıçına bir şaplak atılarak karşılanmaktadır. 37-38 derece sıcaktan 23-24 derece oda sıcaklığına gelen bebek ikinci bir şoku tolere etmeye çalışırken kundaklanmakta hareket etmesi engellenmektedir. Bu da yetmemekte annesinden uzaklaştırılmakta ve ancak belli bir süre sonra emmesine izin verilmektedir. Ayrıca belki sünnet edilmektedir. Bu tablo bir işkence tablosudur. Her yeni doğan bebek annesine korkunç derecede muhtaçtır. İlk doğduğunda bebek yıkanmadan annenin göğsüne konmalı ve annenin bedeni ile temas etmeli, kokusunu almalı, gözlerine bakmalı ve emmeye başlamalıdır. Annemiz emilirken “haz” alabiliyorsa meme başları uyarılacak bu bebeği motive edecek daha çok emme arzusu doğuracaktır. Uyarılmış meme başı bebeğin ilk ağız yoluyla boşalmasını destekleyecek bir unsur olacaktır. Bu da bebeğin sağlıklı gelişmesinde bir ilk adımın atılmış olması anlamına gelmektedir. Bebek, anneyle mümkün olduğunca tensel temas sağlayabilmelidir. Serbest hareket edebileceği bir ortam ve giyim sağlanmalıdır. Nefes alışlarının düzenli, rahat ve doğru olduğundan emin olunmalıdır. her bir huzursuzluğun bedensel bir kas kitlenmesi ile ifade edilen bir karşılığı olmaktadır. Bedensel olarak sürekli gözlenmeli ve en ufak bir kas problemi yerleşmeden çözülmelidir. Bu adımlar izlenmediği zaman topluma “sorunlu” birey yetiştiren fabrikalar olmaktan öteye gidemeyiz.

Günler geçip bebeğimiz üç-beş yaş grubu içine girdiğinde artık konuşan, “derdini” anlatan, yer değiştirebilen bir “canlı” haline gelmektedir. Çok meraklıdır, canlıdır. Ama aynı zamanda onların içindeki yaşam enerjisini zapt etmeye çalıştığımız, bastırdığımız, sonrada onlar keyifsizleşince bizlerin şikayet etmeye başladığı “sorunların” arttığı bir dönemdir bu. Doğal gelişimi içinde çocuk bu dönemde kendi cinselliğini tanımaya ve yaşamaya başlar. El ile doyum dönemidir bu. Ayrıca karşı cinse sarılıp erime dönemi… Yani umdukları şeyler bunlardır… Şimdi bulduklarına bir göz atalım;; “Çek elini ordan!!”, “Ayıp!!” ve buna benzer binlerce argumanla karşılaşmaktadır çocuk. Bu kafa eğitimi içinde cinselliğin “yasak” “ayıp”, “günah” yani kötü bir şey olduğunu öğrenir. Yine bu yaşta yerleştirilmeye çalışılan baskıcı tuvalet eğitimi çocuğun içsel dünyasını alt üst etmektedir. Geliştirmeye çalıştığı, üretken cinsel aşamaya ulaşma çabası kösteklenmekte, cinsel kimliği dışkılık evresinde çakılıp kalmaktadır.

Toplam olarak buraya kadar gelinen süreç kişiliğin oluşumunu da atbaşı olarak belirlemektedir zaman hızla akar, bebeğimiz artık onüç-onbeş yaş sonrası son ergenlik dönemine girmiştir. artık cinsel örgen bakımından da yetkinleşmiştir. Yani cinsel ilişkiye girebilecek fiziksel yapı oluşmuştur ve aynı zamanda yeni bir canlı dünyaya getirme yeteneğine sahiptir artık. Ancak cinsel güdülerin dış dünya tarafından bastırılmış olması, ve bir “suç” sayılması ergenimizi dumura uğratacak, içsel dünyasını etkileyecek ve kişiliğin oluşumunda derin etkiler yapacaktır. Artık sadist, mazohist, isterik, zorlanımlı, vb… bir kişilik ve bunlara bağlı ikinci veya üçüncü elden ilintiler geliştirebilir ve her türlü sapkınlık içinde kurbanlarını arar duruma gelebilecektir.

İşte toplumsal olarak sürekli bizi yaralayan yaşanan bunca cinayet, tecavüz, taciz, şiddet tamamen aile ve toplum olarak çocuklarımızı yetiştirme biçimimize bağlıdır. ancak toplumsal değerlerin akla aykırı en baskıcı hissedildiği alan da budur. Geleceğin anne ve babası hazırdır artık. o da çocuk sahibi olacak ve aynı şiddeti kendi çocuğuna uygulayacaktır. kurban oluşunun intikamını kendi yavrusunu kurban ederek alacaktır. Kamer’in yaptığı bir çalışmada şiddet gören kadınların aynı zamanda kendi çocuklarına şiddet uygulayan “canavarlar” olduklarını ortaya koymaktadır.

Toparlamak gerekirse, insanlık tarihinde daha önce yaşanmış olan dirimsel enerjimize uygun bireysel ve toplumsal yaşam biçiminin oluşturulması ve bunun altyapı kurumlarının toplum ve devlet tarafından organize edilir bir “olgunluğa” erişmemiz gerekmektedir. İstediğiniz kadar yasaları değiştirin, cezaları artırın, en küçük bir tacizi idamla cezalandırın, sorunu çözmeniz mümkün olmayacaktır. Bu “akıl dışı siyaset” üstü bir sorundur, yaşamsal sorunumuzdur. Bataklık kurutulmadan sivrisineklerden kurtulamayız.