Ben alışığım oğlum ile ilgili “çok yaramaz” “çok ama çok hareketli” “bir an bile yerinde durmuyor” şeklinde tanımlamalar duymaya.

Okuldan gelen uyarılara/şikayetlere de…

Sonra ana sınıfında masaların tepesine tırmanıp oradan atlarken, bilgisayarı devirip kırma noktasına kadar geldiğinde aranmaya;

Yılsonu töreninde marş okunurken öne atılıp ciddiyetsiz tavırlar sergilediği için imalı sözler duymaya…

Evet tüm bunlara ve daha fazlasına da alışık olduğum için ortanca kızım “anne müdür bey seninle görüşmek istiyor, Şan ile ilgiliymiş” dediğinde de;

Müdür bey ile okulda karşılaştığımızda “Şan’ın durumu konusunda sizinle görüşmek istiyorum” dediğinde de konunun yaramazlığı ve sonsuz enerjisi olduğunu düşünmekten kendimi alamayıp,
“yine mi bir şey yaptı? Ama öğretmeni bu günlerde daha uslu olduğunu söylemişti” gibi sersem bir tepki verdim ister istemez.

Müdür bey ise ciddi ve olgun bir tavırla, “oğlumun değerliliği ve potansiyeliyle ilgili” görüşmemiz gerektiğini ifade eden bir kaç cümle sarf etti.

Bu konu aslında uzun zamandır farkında olduğum ama ne yapacağımı çok da bilemediğim bir konuydu.

Okula başladığında öğretmeni: Şan okuyabiliyor siz mi öğrettiniz? diye sorduğunda yanıtım, hiç bir şekilde tek bir harfi bile öğretmediğim ve onun kendi başına okumayı öğrendiği oldu. Aynen de öyle olmuştu.

Belki çağın gereği bu,” algısı sonsuz açık çocukların çevrelerindeki sınırsız uyarana karşı doğal tepkisi belki de”, diyeceğim ama o kadar da basit değil herhalde.

Ve zaten de sınıfta kendi başına okumayı öğrenmiş olan başka biri de yoktu.
Ama çok hassas bir konu bu; ben en baştan hatalı davrandığımın da farkındayım zaten.
Çünkü onun yanında, kendi kendine okumayı öğrendiği ile ilgili, kendine biraz fazlaca güvenmesine neden olacak konuşmalar yapmış olmalıyım ki; bir dönem, ben zaten her şeyi biliyorum tavrıyla hiç ödev yapmaması gerektiği düşüncesine kapılmasına neden oldum, gibi geliyor bana.

İnsan bilemiyor pek de ne yapacağını ve bu nedenden ötürü de okula çağırılmış olmam iyi oldu.

Yaptığımız uzun görüşmeden kendimce bir sürü sonuç çıkarttım ben.

Hem gurur duydum, hem telaşlandım, hem de daha bir sorumlu hissettim kendimi.

Çünkü başlangıçta “tamam bir fark var ama oluruna bırakmak daha iyi olur belki de, farklı muamele yapmak sosyalleşmesinde olumsuz etki yaratabilir” düşüncesine sahiptim ben.

Oysa mutlaka bir şeyler yapmam gerektiği bana anlatıldığında durumun ciddiyetini kavramış oldum.

Müdür bey “oğlunuz çok zeki ve parlak bir öğrenci eğer spor ve müzikle de uğraşırsa başarıdan başarıya koşar. Spor disiplini alması çok önemli.” diye başladı konuşmasına.

Ben hemen atıldım tabii ve “zaten yaz okuluna gidiyor Şan, geçen yaz da gitti hatta yüzme de madalyası bile var” dedim. Aldığım cevapsa “biz yılı ikiye bölmeyiz, yıl bir bütündür ” oldu, “öyle yazın spor yapsın kışın otursun” yok yani.

Aslında doğru tabii ama bizim “aman kışın yüzmesin üşür”,”zaten de hafta içi her gün okulda bir de hafta sonu mu gidecek” ,”aman derslerden geri kalmasın” şeklinde yerleşik akıl tutulmalarımız vardır zaten.
Bazen insan eleştirdiği bir konunun tam da ortasında buluverebiliyor kendini; işte benim için de öyle anlardan biri oldu bu.

Bir dövüş sporu yapmasının uygun olabileceğinden söz ettik sonra.
Ve dövüş sporuyla ilgilenip bu konuda kendisini geliştiren kişilerin sıkıntı, stres ve dahi öfkesini pistin içinde bırakıp dışarıda sakin ve uyumlu insanlar olduğu, bilgisi de oldukça iç rahatlatıcı aslında.

Eğer mümkünse binicilik eğitimi almasının çok faydalı olacağını söyledi sonra da.
At binmenin insan üzerindeki etkilerinin gelecekteki başarıyla doğrudan ilişkili olabileceğini anlattı.
Liderlik ve hâkimiyeti ne denli etkileyebileceğini hatta korkuları yenme ve cesaret konusunda bile öğretici olabileceğini öğrenmiş oldum.
Küçük bir çocuğun heybeti karşısında ürkebileceği bir hayvanı, aldığı eğitim sonrasında kontrol edebileceğini anlamasının cesareti ve kendine güveninde önemli bir artı olabileceği de çok açık zaten.

Bilgisayar konusunda önerilenin aksine yasakçı olmamak gerektiğini oyunlara düşkünse eğer mutlaka oynamasını ancak karşısındaki rakibi dövüp kanlar içinde bırakacağı bir dövüş oyununu (ki zaten yasak ona böyle oyunlar) değil de stratejik oyunları tercih etmemiz gerektiğini söyledi. Hem tarih öğrenip hem de savaş oyunu oynayabileceği, örneğin savaş sırasında Hun imparatoru olabileceği ve dolayısıyla da tarihten bir kişilikle özdeşleşirken öğrenebileceği oyunların faydalı olabileceğini anlattı.

Konuşmamızın beni en çok etkilediği bölüm ise “piyano” ile ilgili bölüm oldu.

Sonuçta, vücudumuzda beynin çalışmasıyla ilgili çapraz bir ilişki olduğunu biliyordum zaten.
Yani sol elimizi kullanırken beynimizin sağ lobunun çalıştığını; sağ elimizi kullanırken de sol lobunun çalıştığını. Ama piyano çalarken iki elimize de aynı anda komut gönderen beynimizin iki lobunun birden çalıştığını ve bunun zekâ üzerinde çok önemli etkisinin olduğunu bilmiyordum. Aynı zamanda gözlerle de nota takip eden kişide tamamen dikkate yönelik bir odaklanmayla müthiş bir ruh/beden/akıl dengelenmesinin oluştuğunu ve piyanistlerin müzikte olduğu gibi tüm yaşamlarında da seri, hazır cevap ve akıl yürütme konusunda çok başarılı kişiler olduklarını öğrendim.

“Şan mutlaka piyano da çalmalı” dedi bunları anlattıktan sonra.

Bence de kesinlikle çalmalı!

Farkındayım “veli toplantısı tutanağı” tadında bir yazı oldu ama çok çocuklu bir kadından ara sıra böyle yazılar çıkması da doğal karşılanacaktır sanırım.

Son zamanlarda çocuklar, çocukluk ya da çocuk eğitimi konusunda sıkça yazmış olmamızın bir sebebi de Bayankuş ailesi olarak bebek bekliyor oluşumuzdur

Pazarınız dopdolu ve keyifli olsun!

 

Görsel kaynağı: www.weheartit.com