Günümüzde İsrail ve Filistin çatışması üzerine bir çok sinema filmi ve belgesel mevcut. Bu filmlerin kaderi de konuları kadar hüzünlü. Bin bir emekle ortaya konan bu ürünler ya İsrail Hükümeti tarafından yasaklanıp kamu yerlerinden toplatılmış ya da Yahudi diasporasının hışmına uğramıştır. Nedeni malumunuz İsrail Hükümeti’nin ve ordusunun işgal ettikleri bölgelerde yaptıklari haksızlıklar ve zulüm altında kalan bir halkın çaresizligi. Böyle bir konu hangi insanoğlunun –insanoğlu kelimesinin içini dolduranlardan bahsediyorum elbette – yüreğine dokunmaz ki? Hepimiz izlemişizdir bir kaç film bu tema üzerine kurulu. Masum Müslüman kardeşlerimiz, öldürülen binlerce çocuk, ailelerini yitiren yaralı anneler ya da Mavi Marmara üzerinden bir hak hukuk savunuculuğu yapmayacak bu yazı. Okuyucular için zaten yeterince normalleşti Filistin bölgesindeki vahşet.

Biraz da “öbür taraf”a soralım, “öteki”nin görüşünü alalım: Devlet politikalarından herkesi illallah ettiren İsrail’in sizin bizim gibi etten kemikten olan sıradan vatandaşlarından. Hatta konuyu iyiden iyiye küçültelim, İsrailli kadınlardan bahsedelim.

Çalıştığım üniversitenin nice öğrenci gruplarından biri olan “Hoosiers for Peace in the Middle East – Orta Dogu’da Baris Yanlisi Indianalilar”ın düzenlediği sinema gecesine gittim geçenlerde.. Gerçekten güzel bir hareket bu grubun ortaya koymaya çalıştığı. Yahudi diasporasının oyuncağı olan medyanın bir nevi mağduru olan Amerikan halkına farklı bir bakış açısı katabilmek amaç. Bizlere düşen ise durmaksızın katılımlarımız ile destek vermek.

“To See if I’m Smiling – Bakalım Gülümsüyor muyum?” adlı bir belgesel ile baş başa bırakılıyor salondaki onlarca seyirci yaklaşık bir saat kadar. 2007 yapımlı belgeselin yönetmeni ise Tamar Yarom. Altı İsrailli kadının askerlikleri boyunca yaşadıkları dramı bizzat kendi ağızlarından dinliyoruz. Bilindiği üzere, İsrail ordusu hem erkek hem de kadınlardan oluşmakta ve bu zorunlu vatani görev kadınlar için yaklaşık iki yıl sürmekte. 18 yaşından itibaren her İsrailli kadın bu görevi icra etmekle yükümlü. Aksi takdirde cezalar çok ağır. Filmde her saniye çarpıcı… Bu altı kadın öyle şeyler anlatıyor ki sanki dünyanın bütün zulmü Gazze ve Batı Şeria’da toplanmış. Hepsinin ordudaki görevi birbirinden farklı: Kimisi eğitim memuru ya da güvenlik denetmeni kimisi ise tıp öğrencisi olduğu için doktor görevinde. Ve ellerinde muazzam bir güç: Silahlar, bombalar, askerler, emir verme yetkisi…

Gönderildiği askeri koğuşun eğitiminden sorumlu olan Dana Behar askerliğinin ikinci haftasinda başına geleni anlatıyor:

“Yeni bir öğretmen geliyor havası ile erkek askerler sınıfa doluştu. Meğer orduda sarışın kızlar gözdeymiş, ben de onlardan biriyim işte onlar için. Bana hediyeler verdiler. Çok memnun oldum, hemen zevkle açtım. Bir de ne göreyim, tesbihler, Kuranlar. Nereden buldunuz, diye sordum. Baskın yaptığımız Filistinlilerin evlerinden aldık, dediler. Cok şaşırdım ve bunu bir kaç gün sonra üst teğmene anlattım. Askerlerin bu yaptığının yağmacılık olduğunu söylediğim gün, işim bitmişti. Askerliğimin sonuna kadar askerler tarafından hor görüldüm. Diğerlerine ne olduğuna gelince, olay ört bas edildi.”

Libi Abramov, iki ülke arasındaki onlarca “checkpoint – geçiş noktası” memurlarından biri. Onun asli görevi, öbür tarafa günü birlik geçmek isteyen Filistinli kadınların bedenlerini güvenlik nedeni ile baştan ayağa saatlerce kontrol etmek. Libi, Tul Karm taraflarında operasyonda ölen kız arkadaşının öcünü almak adına dengesiz güç kullanımına başvuranlardan:

“Sırada bekleyen her Arabın yüzünde arkadaşım Hani’yi görüyordum. Benim canımı yaktılar deyip ben de onların canını acıtmak istedim. O gün bir çok aileye o sıcağın altında 12-13 saat beklemelerine rağmen geçiş izini vermedim. Yeri geldi, onlar askerlerimmiş gibi emir verip, şınav çektirttim. Bir Filistinliyi iç çamaşırları kalıncaya dek soyarak, diğer askerlerle taciz ettik. Ve tabi sürekli bağırdım, sözlerimle de taciz etmeye çalıştım. Beni hali ile anlamadılar. Allah’tan aynı dili konuşmuyormuşuz diyorum şimdilerde.”

En çarpıcı açıklamalar Meytal Sandler’den geliyor. 18 yaşında orduya insanları kurtaracağım ümidi ile doktor olarak katılan Meytal, ellerinden muzdarip. “Ellerimdeki bu kanı nasıl temizleyeceğim?” sorusunu soruyor sürekli. Görev paylaşımı sonucu ona duşen işlerden biri, Filistin’e teslim edilmeden once, İsrailli askerlerin siviller üzerinde açtığı tahribat belli olmasın diye Filistinli cesetleri yıkamak oluyor. O günlerin bir saniyesini dahi unutamamaktan sikayetçi olan Meytal, bitkisel hayatta olan birini nasıl yıkadığını ceset gibi yüz ifadesi ile anlatıyor.

“Bir tanesinin refleksleri daha yok olmadığı için, ben onu hortumla yıkarken gözleri açılıyordu. Ben kapıyordum, onun gözleri tekrar açılıyordu. Uzun süre bakistik, bir an ondan farkım olmadığını anladım cünkü benim de sadece reflekslerim çalışıyordu. Kalp ve zihin gitmişti.”

Meytal’in asıl hayatına mal olacak an, bir başka cesetin gelmesi ile başlar:

“Aşağıdaki ceset yıkama odasından beni yine çağırdılar, yeni bir ölü geldi diye. Gittim. Ereksiyon halinde bir ceset. Ceset ve ereksiyon. Komik geldi. Kışladaki herkesin buraya inme hakkı vardı, benim bir kaç kız arkadaşım geldi odaya. Birinin elindeki fotoğraf makinesini görünce birden ‘onunla fotoğrafımı çeksene’ deyiverdim. Ben bir daha o resme hiç bakamadım.” Bu fotoğraftan ölesiye utanan Meytal, fotoğrafa son kez bakmak istediğini söylüyor belgeselde. “Bakalım, gülümsüyor muyum?”

İnsanı isyan noktasına getirecek bu olayları çok genç yaşta tecrübe eden bu altı kadının askerlikten sonra ciddi ruhsal bozuklukları oluşmakla beraber, hepsi çok ciddi anlamda sivil hayat ile uyum sorunu yaşamışlar. Alkol bağımlılığından tutun da sinir krizlerine kadar bir çok sıkıntı hasıl olmuş. İşin ilginç tarafı bir çoğu ailelerinden destek görmemiş. Anne babalar “yaşadıkların çok da kötü değil, boşver” cümlelerinden öteye götürmemişler kızlarına desteklerini.

Kalp yumuşadıkça mı sağlamlaşır, yoksa ağrıdıkça mı bilinmez ama ötekileştirme ve işgal politikasının nice gönülleri bedenler ile birlikte harab ettiği kesin. Bu durum her iki taraf için de geçerli.