Geçenlerde “ülkelerin ilginç kanunları” başlıklı bir yazı okudum. Bana yazının en çok başlığı ilginç geldi. Çünkü bence kanun dediğin zaten ilginçtir.

Yüzyıllar boyu tüm ülkelerde birtakım kurallar, kanunlar uygulandı ve bunlar zamanla değişime uğradı. Kanunlar değişse de insan her yüzyılda doğdu, acı çekti, sevindi, korktu, huzuru buldu, üzüldü, büyüdü, yaşlandı, öldü. Yani temel sebepler de değişmedi, temel sonuçlar da.

İnsanoğlu gelişip yüzyıllar tükenmeye başladıkça hayatın ne şekilde yaşanması gerektiği ile ilgili yeni deneme yöntemleri araştırırken değişik sonuçlara varma çabasını tekrar eder oldu. Bu temelinde yapay bir vicdan azabından kurtulma çabasıydı belki… Ne de olsa bir insanın öldürülmesinin “suç” sayıldığı ve cezalandırıldığı bir dünya burası. İşte bakın yüzyılların getirdiği alışkanlıkların aurama yapışmış tozlu etkisinin bir sonucu “tabi ki de, bir de tersi mi olacaktı ve 3-4 ünlem ifadesi” hemen beliriverdi karşımda.

Evet, belki tersi olacaktı. Öfke DNA’lardan geçip bugünkü yaşamlara sızmayacaktı. İnsanoğlu cezayla rahatlayıp ertesi gün kolayca uyku uyuyabildiği bir hayat yerine bir canlının öldürülmesinin büyük acılara yol açtığı ve bu haksızlığın ağırlığının o gün ve sonrasında yaşayan tüm canlıların auralarının üstüne yapıştığı bir hayatı yaşayacaktı. Tıpkı her tür acının aslında en büyük canlı organizma olan dünyanın aurasına yapışıp kaldığı gibi. İnsanoğlu bu yükü taşımayı göze alabilseydi milyonlarca insanın aynı anda üzülüp acısını yaşarken yaslandığı bir his çağlar boyu büyüyerek, tüm insanlığa teselli verebilirdi.

Ütopik mi geldi?..

 

Görsel kaynağı: http://mjagiellicz.deviantart.com/