Dünyanın en uslu ve tatlı köpeklerinden birini parkta gezdirmek benim için mükemmel bir duygu.

Kendisinin ismi Gofret. Çiçekleri koklayarak, çok uzaklaşırsan sen hala arkada mısın diye dönüp bakıp emin olunca sana gülümseyerek dolaşan bir sevimli dost.

Parklarda, onun gibi gezdirilmekte olan sevimli köpekler dışında, bir de çok sevimli minikler var. Onlar, Gofret’i görünce “aa köpek ne tatlı!” diye yanıma koşan sevimli çocuklar.

Sahne genelde şöyle gelişiyor, onlar Gofret’i görüyor ve gözlerinin içi gülüyor. Gofret, tüm köpekler gibi çocuklara has bir sevgi ve heyecanla yaklaşıyor, daha çok uzaktan sevildiğini anlayıp o çocukla göz teması kurunca kuyruğunu sallamaya, mutluluktan delirmeye başlıyor.

Buraya kadar hikaye son derece doğal, barışçıl ve sevgi dolu iken, istisnasız tüm çocuklar Gofret’in yanına geldiğinde durup bana bakıyor ve şöyle diyor: “Abla, ısırır mı?”

İşte o anda, her seferinde içim burkuluyor. Konu benim köpeğim olduğu için değil. Ama köpeklerin “ısırdığı” bilgisi nereden geldi o küçücük beyinlere? Onlar içgüdüsel olarak sevgi salgılamaya programlılar, tıpkı Gofret gibi. Fakat bir şekilde öğretildikleri, sınırlandıkları için o soruyu sormadan çekingen sevgilerini gösteremiyorlar.

Köpek – çocuk – ben ilişkisi çok küçük bir detay gibi görünebilir. Yalnız çok iyi bilinen bir psikolojik kanun diyor ki; çocuklar birçok davranış kalıbını çocuklukta öğreniyor ve büyük oranda çok büyüdüklerinde dahi bu kalıplardan vazgeçemiyorlar.

Evet, tertemiz, bomboş bir beyin veriliyor o at kuyruklu, minik pantolonlu bedenlere, ve onlar çevreleri tarafından eğitiliyor. Nedense onlara öğretilen hiçbir zaman katıksız sevgi olmuyor!

Bu minik yaşlarda, “köpeğe yaklaşma, ısırır” ı öğreniyorlar. Yani kural şu: “Bir şeyi çok sevsem de, yaklaşırken doğal değil, temkinli olmalıyım.”

Sonra ilerleyen yaşlarda bunları, “yabancılara gülümseme, taksiye binersen dikkat et kaçırmasın, çantayla çıkarsan dikkat et çalınmasın”lar izliyor. Önlem ile genel bakış açısı arasında gerçekten ince bir çizgi var, ve ne yazık ki bizim önlemlerimiz, önlem olmayı kat be kat aşarak, “gerçekleşen kehanetler”e dönüşüyor.

O küçücük beyin daha kaç yaşında, sevdiği köpeğin kendini ısırabilme ihtimaline, özgürce sokakta yürürken soyulma ihtimaline, yeni arkadaşlıklar yerine yabancılardan zarar gelebilme ihtimaline o kadar inanıyor ki, bunlar onun gerçek dünyası oluveriyor! Ve zaten bunlara çoktan ve çok kökten inanmış olduğu için, 18 yaşına geldiğinde sevgilisi tarafından aldatılmak, sonra başka birinin yalan söylediğini yakalamak, keyifli bir gezide çantasını çaldırmak ona “sıradışı” değil “olması gereken”miş gibi geliyor!

Kehanet böylece devam ediyor. İnandıkları gerçek oluyor (tıpkı NEYE inanırsan onun gerçek olduğu gibi), gerçek olanlar onun daha çok inanmasına neden oluyor, ve sonra 50 yaşına gelip de bir kitapta “Ne düşünürseniz, onu olursunuz. Tüm hayatınız, yaydığınız enerjiyle ilgilidir.”i görünce ya pişmanlıktan yıkılmamak için bilgiyi tamamen görmezden geliyor, ya da hemen basıp Hindistan’a gidiyor.

İkisine de gerek yok. Sadece temeli doğru kurmaya gerek var. Çocuklarımıza, temelde sevginin, karşılıklı anlayışın, iyi niyetin baz alındığı bir dünya olduğunu, sadece süistimale karşı dikkatli olmaları gerektiğini söylemek çok mu zor?

Çoğu konuda olduğu gibi pire için yorgan yakıyoruz. “Aman düşmesin” diye koşmasına izin vermemekle aynı şey bu. Ve bu çocuğa çok bencilce kötülük yapmak demek oluyor.

Çocuk köpeği sevmeyince, koşmayınca, yabancılarla konuşmayınca, dışarı çıkmayınca anne rahat ediyor, atraksiyon yok, olay yok, kötü tesadüfler riski yok. Ama ne yazık ki, çocuğun kafasında bir “gerçek dünya” da yok! O çocuk büyüyünce ya korkağın teki, ya asinin teki olursa kimse sorumluluğu üstüne almıyor. Üstelik o temkinli, rahatçı anneler “ben çocuğumu çok terbiyeli yetiştirdim, her şeyden korudum, ne yapalım böyle olduysa, kader” diyor.

Tabii bir de, bugün köpeği sevmeden önce türlü negatif ihtimalleri düşünen 5 yaşındaki çocuk, 25 yaşında bir erkeği / kadını sevmeden ne hesaplar yapacak, belki de hiç sevemeyecek, o başka hikaye…

Hiçbir çocuk, paranoyak sevgiler, paranoyak yaşamlar için doğmadı. Ve her çocuk, oyun hamuru gibi, ailelerin, en çok da annelerin elinde şekilleniyor.

Ben Gofret’i sevmeye gelen çocuklara ancak “Bak, köpek eğer sen onu kızdırmazsan, kuyruğuna basmazsan, onu tehdit eden bir şey yapmazsan asla ısırmaz. Sen arkadaşına durup dururken vurur musun?” şeklinde kısa, öz ve biraz anımsarsa mutlu olacağım bir açıklama yapıyorum.

Daha derinde ise sorumluluk bambaşka kişilerde…

Kendinize bakın, kendi küçüklüğünüze…

Çocuğunuza bakın, nasıl büyümekte olduğuna…

Ve hepimiz için daha az paranoya, daha çok sevgi ve güven ekecek bir hayat yaratmak ne kadar zor olabilir … Bir düşünün.