Lale ve enginar dolu sokaklarda sakin sakin yürüyorum…
Dura dura… Baka baka…
Her zaman bu kadar sükûn içinde olamıyorum; keyfini çıkartmalıyım, diye düşünüyorum bir yandan da.

Dura dura çünkü olabildiğince kulak misafiri olmak istiyorum tanımadığım hayatlara, bilmediğim öykülere…
Yasak mı? Öyle de olsa hoşuma gidiyor bu benim.

Baka baka çünkü merak ediyorum beşerin ahvalini, ne çıkar ki bakmaktan.

Belki de sıkıldım sanal durup bakmalardan; bir ekranla sınırlı öykülerden.

Güneşi gördüm ya, sıkıntı verir oldu kitaptaki yüzüm(!) bu günlerde bana…

Oysa aylardır sanal sayfalarımızdan gözetlemenin ve gözetlenmenin tuhaf keyfiyle yuvarlanıp gitmekteydik

Yok, bu günlerde dokunmak, koklamak, hissetmek, duymak istiyorum…

Safran rengi ve eflatun frezyaların şahane baygın kokusuna
artık mevsimsiz sayılabilecek kestane kebap kokusu karışmış;
bu kokuya bayılıyorum!

Köşede iki hanımefendi durmuş laflamakta:
“yaa sevişerek evlenmişlerdi onlar, yazık boşanmışlar mı yoksa” diyor,
kızıla boyalı şaçlarına devasa bir yaz gülü kondurmuş olanı, öbürüne.

Hoşuma gidiyor duyduklarım, yok birilerinin boşanmış olması değil tabii ki; sevişerek evlenmiş olmaları

Yürümeye devam ediyorum iyi bildiğim sokaklarda.
Bilmediğim daha önce görmediğim yeni bir sokak çıkacakmış gibi karşıma, hevesle…

Vitrinler, her şeyin mümkün olduğu gökkuşağının öte yanı gibiler…
Cansız mankenlerse bir bildikleri varmış da oradaymışlar gibi kibirli ve sakin bakıyorlar.

Ben tedavisini olmuş, dersini almış, sütten çıkmış ak kaşık olamasa da doğru yolu bulmuş eski bir alışveriş kolik olarak temkinliyim, hem de nasıl

Kapılmam öyle “40 gün 40 gece alışveriş” festivallerine;
mağazaların gece 23:00 lere kadar açık olmasına
hatta olmadı cumartesileri de neredeyse sabaha kadar (02:00 ye kadar) kapanmamalarına.
(festival 26 Nisana kadar sürecekmiş bu arada/ilgilenenlere duyurulur)

Neyse herkese keyifli festival gün ve geceleri dileyip yoluma devam ediyorum ben.

Önünde durduğum, siyah görmüş geçirmiş demir kapısıyla asil, mağrur,
arada sıkışmış ama kendini yeniye ezdirmeden yıllanmış bir binaya eşya taşıyor birkaç adam.

Tam da taşınma havası diye geçiriyorum içimden.

Düşünüyorum da, ben de ne çok adres/ev değiştirmişim…
On altı yılda on farklı ev. Her yeni eve yeni bir ruh!
Hemen hepsi beyaza boyanmış; sadece aksesuarlarla değil çocuklarla da renklenmiş neşeli evler

Çoğu zamansa aklım kalbime taşınır! O da ayrı meseledir

Alaaddin’in Dükkanı’nın önünden geçerken her seferinde olduğu gibi içerliyorum bu yeni haline…
Değişime açığım ama kayıp ruhlar üzüyor beni.

Eski Işık Lisesinin çiçek motifli beton duvarları ne de hoş diye düşünüyorum, o sırada
duvar dibinde çiçek dolu kovaları görüp bir yığın fotoğraf çekiyorum yerlere yata yata
(bana bakıyor gelen geçen/baksınlar) hem çiçekler hem de duvarların çiçek motifleri bir arada görünsün istiyorum ben, o kadar!

Bir ön sokak ve bir arka sokak arası müthiş asıl/taklit çekişmesiyse hiç şaşırtmıyor beni; alıştık artık herhalde.
Batya Kebudi tasarımı sonsuzluk yüzüğünün aslı 355 lirayken; elli adım ötede 35 liraya taklidini bulmak mümkün olabiliyor yani

Karşıma çıkan en güzel şeyse, birkaç ay önce açılmış olan küçük bir çikolata dükkânı.
Önce, XVII.yüzyıl temalı, hoş ve sempatik bir dekoru olan vitrine takılıyorum.
İçeride başında şef şapkası ve önlüğüyle “Chocolat” filminden fırlamış gibi duran sıcakkanlı, hoş ve yaratıcı çikolata perisi Gamze’yi görene kadar. Sonra sihirli çikolata topçuklarını üst kattaki imalathanede yaptığını; aslında pastacılık eğitimi aldığını ama el yapımı çikolatacılığa gönül verdiğini anlatıyor bana. Ne keyifli işlerle uğraşıyor insanlar, diye düşünüyorum butikten ayrılırken.

Gün boyu Sezen’den bir şarkı mırıldanıp duruyorum : “sokaklar şöyleymiş, ağaçlar böyleymiş…”

Yani aklımın kalbime taşındığı günlerden biri bu gün de.
Bambaşka bir gözle bakıyorum toza, buluta, taşa, toprağa, çiçeğe, böceğe…

Ve yine şarkıda ki gibi de: “iyi niyetle gülümsüyorum hepinize”

 

Görsel kaynağı: www.weheartit.com