Bir solukta sessizliğe davet etti koca salonu. Konukların hepsi birden susmak istediler o vakit. Hani anlık boşluklardan, zaman zaman aklımıza gelen. Güç, para, moda, güzellik ve saygıdeğer bir şöhret. Simsiyah elbisesinin üstüne gelişigüzel attığı bordo şal bütün bu özellikleri tek bir kelime dahi etmeden anlatıverdi orada bulunanlara. Kendini farklı hissediyodu: Diğer kızların okumaktan bıkmadığı etiketli aşk romanları ya da pratik ev yemekleri kitaplarına hiç dokunmamıştı. İsmini dahi kendisi seçmişti 1800’lülerin Amerikasında: Sarah olamayacak kadar Margaret’tı. Günlükleri hep şifreli idi. Babasının Washington DC’ye görev için çağrıldığı gün, o kendi doğum günü hakkında bir cümle iliştirdi defterine:

“23 Mayıs 1920: İşte bundan tam on yıl önce acı ve kederin içine bilmeden doğmuşum.”

Doğduğu kıtanın birbirinden farklı eyaletlerinde kaliteli eğitimler aldı. Yalnız bu, onun için yeterli değildi. İki yıl boyunca evde kendisi klasik metinler ve dünya edebiyatı üzerine çalışıp, farklı diller öğrendi. Bu hali ile arkadaşlarını geride bırakınca, dostluklara da teker teker elveda demek kaldı Margaret’a. Ne de olsa o, “ortak kadınsal paydada buluşamayacak kadar kadın”dı artık.

Döneminde transendental akımın öncülerinden olan “The Dial” dergisine editör olması ise yazma istidadını başka bir yöne sevk etti. Derginin sahibi Ralph Emerson, Margaret Fuller’ı bir kadından hiç beklenmeyecek ölçüde eğlenceli bulunca, Amerika’nın tam zamanlı çalışan ilk kadın editörü oldu. Diğer bir ilk ise Harvard Üniversitesi’nin kütüphanesini kullanmasına izin verilen ilk kadın olması idi. 1845 yılında yazdığı “Woman in the Nineteenth Century – 19. Yüzyılda Kadın” adlı eseri Amerikan feminizminin mihenk taşı olarak hala gücünü korumaktadır. Yaşadığı çağda reformların hapishaneler de dahil olmak üzere halkın her seviyesinde uygulanması gerektiğini savunmakla beraber, eğitim ve siyasette cinsiyet ayrımının yok olması üzerine gerek Avrupa’da gerekse Amerika’da yazılar yazıp konuşmalar yapmıştı.

Bu mühim yazar üzerine muazzam bir literatür var. Bize düşen, fikre ve göze kuvvet deyip bol bol okumak, sonrasında ise ince eleyip sık dokumak. Zira günümüzde feminizmin hala sutyen yakmaktan ve karşı cinse atip tutmaktan ibaret olduğunu sananlar var. Margaret Fuller’in mektuplarından tutun da gezi yazılarına kadar bir çok eserinde altı çizilmeyi bekleyen nice cümleler var. Benim ilgimi ise tam tamına yirmi yaşındayken bir mektup arkadaşına yazdığı çekiyor. Feminist kuramla hoyratça dalga geçen yazar diyor ki:  “Ne gözyaşlarımla dünyayı gübreledim ne de karşı cinse ahlaki değer savunuculuğu yapıp, onları evrendeki düzenden alıkoymaya çalıştım. Yine de başardığım her şeyi kendime özgü ılımlı feminen halime borçluyum.”

Bu devran kallavi sözleri sevmediğinden olsa gerek, bizi sarf ettiğimiz büyük cümlelerimiz ile sürekli imtihan eder. Fuller’in başına gelen de bu olur: O kendinden emin, kitâbi bilgiler peşinde koşan hırslı kadın, kendisi ile entellektüel anlamda taban tabana zıt ve kendinden yaşça küçük olan Ossoli adında bir genç ile hayatını noktalar. Gerek dostlarından gerek ise mesai arkadaşlarından bir çok eleştiri alır Margaret Fuller, bu gönül ilişkisine dair. Öyle ki çevresindeki insanları teker teker kaybetmeyi göze alır. O simsiyah elbisenin içindeki bordo şal, artık aşk ile yan yana yürümektedir. Bu da onun hayatında bir ilktir. Yazarımız benim gibilerin gözünde ise daha farklı bir önem kazanir. Sanki daha çok ete kemiğe bürünmüş gibidir: Fikirlerin sürekli değişebileceğini ve beşere has en önemli duygunun, güzelim “aşk”ın her daim gâlip geleceğini bir kere daha takipçilerine gösterir.