Yoğun çalışmak, bizim sektörümüzde son derece doğal karşılanır. Reklamcı dediğinin saati yoktur, geç yatar geç kalkar gece gündüz çalışır denir, bu böyle bilinir. Bir kısım “ne kadar zevkli bir işiniz var” der, çünkü içeride çalan yüksek sesli müzikleri, bol kahkahaları, canın sıkılınca yaramazlık yapabilmeleri, kafana bir şapka takıp güle hoplaya zıplarsan kimsenin pek de garipsemeyeceğini bilir. Bu eğlence, bu fikirler içinde beynini patlatırken aslında “hiç çalışmıyormuş gibi” ortamı için, yoğun çalışmak ödenebilecek bir bedeldir.

Bir kısım da asla anlamaz. Ben işimden çok memnunum dersin, gözlerin parlar, başarıdan başarıya konarsın. Ama çok yakın arkadaşın bile olsa seni 7 de arayıp da evde değil işte bulunca “ah canım yazık” der, mutlu halini sorgulamana sebep olur.

Yoğunluk, benim hayatımın tuzu biberidir. Yoğunluk bizim için transparandır, eğlenceyle paraleldir, fikirlerle iç içedir.

Ama bir de diğer kısım var. Yani hele bir de erkek değilsen annenin babanın ve birçok büyüğünün “hadi kızım geç bakalım geç, 9-5, maaşı sigortası da harika, daha nedir ki iş?” dedikleri. Bu hayatı yaşayanların mantıken yaptıkları işten çok tatmin olmasalar dahi “Allah’a çok şükür yuvarlanıp gidiyoruz” demeleri beklenir.  Ama o da ne? Son zamanlarda onlarda da bir gariplik var. Tüm bu sıkılgan baygın hayatından mutsuz işinden umutsuz, çeşitli “terbiyeli” işlerdeki arkadaşlarım neredeyse ofislerden benden geç çıkıyorlar. Üstelik bizimki gibi eğlenceli mesailer de değil, gece 12 de excel tablolarıyla boğuşarak boyun fıtığından dem vuruyorlar.

Ben işine aşık biriyim. Onlar, işlerine aşık olmasalar da tanıdığı imkanlara aşık kişiler. Ama bir şekilde hepimiz koşar adım gidiyoruz. Tıpkı her sabah bindiğim dolmuşun Bağdat Caddesi’ni yalayarak geçmesi gibi. Köşedeki teyzelerin, minik bebekler ve çingenelerin bizim için 3 saniyelik sahneler olması gibi, biz “yoğun çalışan gençler” için hayatın tüm seremonileri de artık kısa birer sahneden ibaret. Yani birileri evleniyor, birileri davetlere gidiyor, birilerinin bebeği oluyor, ama bunlara ister istemez eski tepkileri veremiyoruz. Eskiden davetler, öncesinde kuaföre gidilip hazırlanılan; doğum günleri öncesinde özenle yeni elbiseler alınan günlerdi. Şimdi tüm özel günleri, bir lastik toka hızlıca iki fıs parfüm şeklinde biz de o dolmuş gibi yalayıp geçiyoruz.

Kol kola girip koşmakta olduğumuzdan, hiçbirimiz yavaşlayamıyoruz. Birimiz yavaşlamak istediğimizde, diğerinin hala koştuğunu görüp aynen devam ediyoruz.

Bugün dolmuşla tam Selamiçeşme ışıklardan geçerken, Sultanahmet köftecisinin bahçesi yıkanırken, bir anne elinde pusetle beklerken inmek istedim. İnmek ve normal, eski, klasik tempomuzun nasıl olduğunu hatırlamak. Küçük bir olay hakkında üçten fazla kelime, beşten fazla mimik harcayabilmek. Bir yerde ayağının takılıp nasıl düştüğünü beş ayrı arkadaşla kahve içerken anlatacak fırsatı yeniden bulabilmek. Sanırım ben, bu hızla giden dolmuşta kesinlikle bir şeyleri kaçırıyorum. Ve sanrıım müsait bir yerde biraz durup, yaşamak istiyorum.

Şoför bey?

 

Görsel kaynağı: http://kipakapa.deviantart.com/