Bir zamanların devlet politikası gereği hem kendi edebiyatımızı hem de komşularımızın edebi geleneğini yıllarca ört bas edip, Batı edebiyatı ile haşır neşir olmuşuzdur. Ben de bu silsileden gelmiş olmakla beraber, Shakespeare’den Charles Dickens’a, Victor Hugo’dan Oscar Wilde’a kadar bir çok Fransız ve bilhassa İngiliz yazarlarını hatim eden kuşaktanım. Bunun neresi kötü? Muhakkak okumak, romanlar vesilesi ile başkalarının evlerine misafir olmak can alıcı. Lakin, ilerleyen yaşamımızda kendi kültürümüze uzak kalmak ve bu durumun getirdiği yabancılaşma hissi bir çok sıkıntıya da yol açmıyor değil.

Bir soru geliyor akla bu durumda: Bazı kitaplar belli bir yaşın ya da zihinsel sürecin olgunlaşmasına mı ihtiyaç duyar? Muhakkak okuma serüvenlerini genelleştirmek, onlara ortak bir yol haritası çizmek mümkün değildir. Öte yandan, Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı”sını ya da Doris Lessing’in “Altın Defter”ini okumak için bir kaç fırın ekmek mi yemek gerekir? Doris Lessing bunun aksini iddia etmekte ve fikrini desteklemek adına İdris Şah’ı anlatmakta okurlarına, dinleyenlerine.

Kimdir İdris Şah? Kaçımız biliyoruz, nerelidir, necidir, bu Doğulu isim bizi ne kadar ilgilendirir? Aslen soylu bir Afgan ailesinden gelen bu zat, 1900lü yılların başında Hindistan’da doğmuş, yaşamının uzun süresini İngiltere’de geçirmiştir. Dönem II. Dünya Savaşı… Birleşik Krallık’ın ve özellikle Londra’nın Nazi Almanyası tarafından durmaksızın bombalandığı yıllar, The Blitz ise döneme verilen ad. Karanlığa gömülmüş Londra’dan türlü anılarla ayrılmak durumunda kalan Said İdris el-Haşemi ve ömrü boyunca sürecek uzun yolculuklar ve 1956’da başlayan yazma serüveni.

Ağırlıklı olarak psikoloji ve ruhsal meseleler üzerine yaklaşık 30 kitabı bulunan yazar Shah, bununla birlikte Sufi geleneğini devam ettiren bir hoca aslında. Hatta Doris Lessing’in 30 yıllık öğretmeni. Ne yazık ki güzel Türkçemiz vesile olamamış hala İdris Şah’ı anlamamıza. Elimizde Türkçe kaynak, onun dört kitabı ile sınırlı. Oysa yediden yetmişe herkese seslenen, akıldan ziyade kalp ile yol almanın değerini anlatan bu yazarın eserleri gayet net. Lakin, boş kaplarını dolduracak olanlar yine okuyucuların ta kendisi.

Geleneğe bakarsak “mesel”in “şiir” kadar kadim bir anlatı olduğunu fark ederiz: Bütün kutsal kitaplarda tahkiyeli anlatım mevcuttur, farklı hikayeler karşımıza çıkar. Mesel, “misl”den gelir, benzer anlamına gelen. Direkt anlatımdan kaçan atalarımız, hem niyette halis olmak hem de tembihlerini görselleştirerek zihinde kalıcı hale getirmek adına meseller ile yaşamın farklı bir görünümünü dile getirmişlerdir.

Bu tekniği İdris Şah da kullanır. Yazar kısa hikayeler ile okuyucularına ulaşır. Bu aralar elimde 1967 basımlı Tales of the Dervishes / Dervişlerin Masalları var, 88 meselden oluşan. Tavuskuşundan yılana, Hristiyan dervişten kralın oğluna kadar nice karakterin yer aldığı tam bir karnaval. İdris Şah bu eserini öğretmenlerine ithaf etmiş. “Ne verilirse alan ve ne verdiler ise alınması mümkün olmayan tüm öğretmenlerime.”

Bir çıplağı kırk harami soyamaz misali, varlığına güvenen, bilgisine mağrur olan, dünyanın yükünü yüklenmiş ve emretmeye alışkın beşer itina ile anlatılır bu masallarda. Yazılarında yaradanı anmadığı gerekçesi ile bir hayli eleştirilen İdris Şah, güzel bir mesel ile cevap verir yapılan kritiklere:

“Bir gün fark ettim ki karıncalar ile aynı dili konuşabiliyorum. Hemen bir tanesini bulup sordum: Tanrı neye benziyor, karıncayı mı andırıyor? Karınca ciddiyetle cevap verdi: Hayır tabi ki! Bizim bir tane iğnemiz var ama tanrının iki tane!”

Yazımıza İdris Şah’ın vurguladığı mühim bir mesele ile son verelim: Ne istediğimize, ne için dua ettiğimize dikkat etmemiz hakkında. Bir gün bir fare ile fil evlenirler. Düğün gecesi kavuşmanın heyecanı ile fil ölür. Fare üzüntü ile der ki “Ey kader! Bir anlık mutluluk ve binlerce hayal uğruna bu fil ile evlenmek için dua ettim. Şimdi bir ömür boyunca mezar kazmam gerekecek, onu gömmem için.”

Görsel, www.sunsurfer.tumblr.com adresinden alınmıştır.