Davet edildiğim panellerde, konferanslarda, üniversitelerde konuşmaları kısa tutmak gerekiyor. Bazen diyorum ki aslında Silk&Cashmere‘i, marka olma öykümüzü, girişimciliği anlatmayı kısa kessem de, asıl şu hayatdan öğrendiklerimi, ya da genel düşüncelerimi paylaşsam. Ama ne yazık ki beni markamızı anlatmak için çağırıyorlar. Haklı olarak:)

İşte bunlar da içimde kalanlar. Başı, sonu, kaynağı belirsiz düşüncelerim var benim. Hepimizin vardır değil mi?

Akıp giden düşünceler de var, sabitleşenler de.

Sabitleşenler hiç şaşmıyor. Bazen neden böyle düşündüğümü bilemiyorum. Ama sanki çok eminim, çok kesin, çok iyi biliyorum. Kendi yaşamımda, gerçeğimde çoğunu test ettim onayladım.

Yine de hepsini bence, kanımca diye bitirmeliyim. Unutursam lütfen siz ekleyin.

Mesela;

Toplum içindeki davranışlar

Bazı davranışlar var, benim için çok önemli kişilik göstergesi bunlar. Hani bazıları burçlara, haritalara, numaralara, isimlere anlamlar yüklüyor ya, ben de bunlara… Çok ciddi kişilik analizi değil bunlar. Ufak tefek işaretler…

Nüanslar…

Ne kadar da önemlidir.

Bazen ufacık bir hareket, bir dirsek, bir sözcük, bir bakış. Uzayan bir sessizlik, bir yutkunma bile. Değil mi?

–        Birisi bir konuda gözünün içine baka baka birine laf sokuyor, kalbini bilinçli kırıyorsa -pot kırarak, yanlışlıkla, anlamadan değil, onu hepimiz yaparız- belli ederek birini kırıyorsa, kırabiliyorsa, kendisinin o konuda ciddi bir açığı/korkusu/zaafı olduğunu düşünürüm hep. O açığı kapatmak için, ondan kaçmak, kendini savunmak için yapar bunu… Örnek gereksiz ama; hemen aklıma gelen; sofra düzeninde çatal, bıçağın yerini yanlış koymakla ilgili acıtacak şekilde dalga geçiyorsa, kendisinin de çatal bıçağı doğduğu günden beri sofrasında doğru yerde gören bir aileden olma olasılığı düşüktür. Hatta muhtemelen yerlerini yeni yeni öğrenmiştir. Bence:)

–        Siz onlara “merhaba” demeden, selam verip, hatır sormadan, merhaba demeyenler vardır. Asla önce onlar ilk adımı atmaz. Otuz kere rastlayın, deneyin bir kere yapmaz. Ama siz “Merhaba” derseniz gayet güzel yanıtlar, surat asmaz, sadece bu riski kendisi almaz. Komik ama; bu büyük bir riskdir onlar için… Risk ne midir? Ya siz onlara yeteri kadar samimi davranmaz, daha da kötüsü gülümsemezseniz! Aman Allahım ne korkunç!!! Bakın; işte bu riski almayan insanlardan uzak durmak gerek. Bu aşamayı atlayıp, bu selam fobisine göz yumup, onlarla iyi dost da olsanız, gerektiğimde sizin için kıllarını kıpırdatmama riski vardır. Çünkü onlar risk almaz. Siz de bu riski almayın, surat asın, konusmayın demiyorum, bence sakıncası yokJ Ama, dostluktan bahsediyorum. Hiç dost çıkmaz bu korkaklardan!

–        Eşleri yanlarında yokken size arkadaşça samimi şakalar yapan, rahatlıkla dokunan, sarılan, gülüp eğlendiğiniz şamata erkek arkadaşlarınız eşlerinin yanında sfenkslesebilir!.. Bu başıma geldi ve gülümsemem dondu, elim havada kaldı. Siz son kaldığınız noktadaki samimiyeti beklerken onlar birden çok ciddi bir yüzle sizinle el bile sıkışabiliyorlar! Kala kalıyorsunuz… Bu beni ve bazı arkadaşlarımı şaşırttı hep. Cinsel ayırımcılıktan hoşlanmam ama bu noktada yapacağım galiba. Biz kadınlar bunu genelde yapmıyoruz. Çünkü biz, çoğunlukla, eğer arkadaşsak, zaten arkadaşça gülüyor, eğleniyor, asla sakınca görmediğimiz için öyle davranıyor, doğal olarak eşlerimizin yanında da aynı şekilde devam ediyoruz. Sakınca görürsek zaten yalnızken de yapmıyoruz. Bazen böyle elimi havada bırakanlara “Madem bu bana çok doğal gelen tamamen arkadaşca samimiyeti sakıncalı buluyordun, neden o zaman yalnızken öyle davranıyordun?” demek istemedim mi? İstedim. Hele benim gibi doğrucu davutlar için bu kendini tutmak işi çok zor. Yine de hiç demedim. Yüzlemedim. Ama o arkadaşkan bir daha eşi yokken de, hatta özellikle o zaman, uzak durdum..

–        Bir toplantı salonunda, davetde, konferansta, konserde -elbette yeri numaralı ya da ozel ısmine ayrılı değilse- çaktırmadan uyanık(!)ça insanların önüne geçerek, dirsek atarak, canla başla en ön sıralara geçmek isteyenler vardır ve hatta beceremezlerse cidden bunu sorun eder, surat asar ya da ortamı terk ederler. Bir de bunun tam aksine, muhtemelen en önde olması gerekirken bile, en arka sıralara sesizce geçip, kimseyi rahatsız etmeden koltuğa ilişiverenler vardır. Birisi gelip onlara eşlik ederek asıl protokoldeki yerine ricayla götürür. Benim için inanılmaz bir nüanstır bu. Yüz tane referansa bedeldir. Öğretilmez. Bilinir. Birincilerden uzak durun. Dirsekleri tehlikelidir!

–        Kendini değil, yaptığı işi önemseyenleri seviyorum. Birinci tekil değil, çoğul konuşmaları dinleyebiliyorum. ”Ben, bana, benim, başarım, böyle yaptım, ben bunu dedim, bunu başardım” diye anlatılan şey, her ne olursa olsun, çok önemli de olsa aniden değerini yitiriyor gözümde. Ama ortaya koyulan bir iş, ekiple kotarılan bir değer, somut bir eser, bir proje varsa, onu önemsemek, onu ciddiye almak, onu tutkuyla anlatmak daha güzel, daha şık bence. Çok metafizik ve ulvi bir şeyden bahsetmiyorum, sadece bu kendini abartmak duygusunun hayatda hemen herseyi sevimsizleştirme etkisinden söz ediyorum.

–        Hiç bir ilişki, evlilik, ortaklık tek kişiyle yürütülmez ve bozulmaz. Hiç bir mutluluk, başarı ya da tam tersi mutsuzluk ve başarısızlık tek kişiye ait olmaz. Genel eğilim suçu hemen birine yıkmak yönündedir. Bu daha kolay, daha rahattır. Oysa hikayelerin her zaman diğer yüzü vardır. Eğer tamamen objektif olmayı başarabilirseniz genelde genelin suçladığı “diğer kahramana” inanırken ve acırken bulursunuz kendinizi….

Haftaya devam…

 

Görsel kaynağı: http://aricacritter.deviantart.com/