Elbette hepimizin sinirli olduğu, canının sıkkın, bedeninin ve zihninin yorgun olduğu zamanlar var.

Bence o zamanlar dışında, gülümsemek, gülümsetebilmek, ağız dolusu kahkalahar atabilmek bir başarıdır, beslenme kaynağıdır. Kendimi en başarılı bulduğum konulardan biri bu.

Ben gülerim. Şurda gülmeyeyim, şu anda ciddi olayım, aman beni gülerken görmesinler gibi dertlerim yok.

Krize bile girebilirim gülmekten.

Olmadık yerde de gülebilirim kabul ediyorum.

Şu ana kadar, en kolay, en verimli ve en uzun çalıştığım müşteriler, insanlar birlikte gülebildiklerim, güldürebildiklerim ve gülmekten korkmayanlardı.

David Ogilvy, bir yerlerde şöyle demiş; “İnsanlar eğlenmedikleri zaman nadiren iş üretebilirler. Kaygıları kahkahayla yok edin. Coşkuyu teşvik edin.”

Yani ki ben dememişim, bir reklam gurusu da gülün demiş görüldüğü gibi.

Erkekler de suratsız olabilir. Ama ben niyeyse onların, suratsız olduklarında bile, kadınlardan daha esnek olduklarına inanırım. Tersini de gördüm ama genellemede yine erkeklerin suratsızlıkları bir hal değil, olsa olsa bir kişilik özelliğidir.

Kadınların kimisi surat asar. Yaratıcılığa, gülümsemeye en çok ihtiyaç olan toplantılarda bile, suratlarının yıkıcı etkisiyle ortalığı tarumar ederler.

Günlerden bir gün, yine danışmanlık yaptığım bir şirketde tüm ekibin katıldığı bir genel toplantıdayız. Departmanların sunumları anlatılacak, ajanslar, danışmanlar dahil herkesin aynı masada olmasını istediler. Tüm ekibi birlikte gördüğüm ilk toplantıydı. Departman sorumluluları kendi sunumlarını yaptılar. Sunumlar üzerine bir kaç fikir konuşuldu, çaylar geldi. Herkes birarada olmaktan memnun, zaten de akşam saatleri, keyifli bir ortak sohbet başladı. Bu sohbet daha 15 dakika sürmemişti ki, şirketin genel müdürü hatun, masaya elindeki kalemle tık tık vurarak, konuşacağını beyan etti, sustuk. “Görüyorum ki,” dedi. “Toplantıyı bir kadınlar gününe çevirdiniz, oysa ben, sunumlar üzerine ciddi bir tartışma yapılacağını, planlanan işlerin geliştirileceğini ve bunun da ciddi bir toplantı olacağını hayal etmiştim.”

Ben zaten alışık değilimdir, kalabalık ofislere, dikine hiyerarşık yapılara ve dayatmalara, “eyvaah…” dedim, “sistem arızası!”…

Departman yöneticilerinden genççe bir hanım, bu çıkışa, kararlı bir tavırla karşılık verdi. “Genel Müdür Hanım, biz de şu anda aynen öyle yapıyoruz. İşimizi geliştiriyoruz, yaptığımız işlerle ilgili tartışıyoruz. Sadece bunu surat asarak değil, gülümseyerek, sohbet ederek yapıyoruz.”

Ben içimden yine “eeeyyyvaaahhh!” dedim. Arıza büyüyor.

Genel Müdür, lafına karşılık verilmesinden, üstelik bunun bu kadar kararlı bir şekilde yapılmasından öylesine büyük bir rahatsızlık duydu ki, bir yüzün nasıl allak bullak olduğunu ilk kez böyle canlı ve yakından izleme olanağı buldum.

Toplantı bitti.

Gülmedik bir daha.

Bir kaç hafta sonra karşılık veren departman sorumlusunun istifa ettiği haberi geldi. Şaşırmadım hiç. Bu bir örnekti sadece. Gittiğim şirketlerde bazen şöyle haller görürüm; Herkes az önce biri ölmüş gibi, derin bir sessizlik içindedir. Sanki bir yığın insanı bir yere hapsetmişsiniz, ayıklayın şu pirinci taşlarını demişsinizdir.

Kapılar kapalıdır, yöneticiler gizli kapaklı devlet işlerini o kapıların arkasında konuşurlar. Yemek vakti olunca, herkes yerinden ok gibi fırlar. Gülümseyen insan görülmez, etrafta insana ait canlı, neşeli bir obje bile yoktur.

Biri demişti ki, “Şirket bilgisayarlarının ekranlarında şirket logosunun bulunmasını şart koşuyorlar.” Öyle çocuğunu, köpeğini koyamıyorsun yani…

Yani insanlara, şirkette geçirecekleri 8 saati dar edecek bir takım önlemler alınıyor, herkes işinden maaş aldığı gün dışında nefret ediyor.

Bu konu biraz kadınlardan bağımsız oldu. Her kötülüğün suçlusu da kadınlar değil herhalde!

Ama az önce anlattığım toplantı hikayesi meseleyi burada attı, ilişmedim kendime :)

 

Görsel kaynağı: http://tarelkin.deviantart.com