Hayatımızı, magazin gazetecilerinin yeni evlenen ünlülerle yaptığı röportajlar tadında yaşıyoruz. Magazinciler için ünlülerin hayatı, asla tamamlanmayacak bir tablo gibidir. Yalnızsanız ne zaman evleneceksiniz, evliyseniz boşanır mısınız, aranız iyiyse ne zaman çocuk yaparsınız? İşlerinin merak uyandırma zorunluluğu gereği, magazinciler hep “ya sonra”cıdır. Şu anda ne olduğuyla pek ilgilenmezler, çünkü bir şey “olduğunda”, o artık çoktan eskimiş, çöp olmuş bir haberdir. Toplum ise hep yeni bir şeyler duymak ister. Yeni olan, ilginç olan, mümkünse beklenmedik ve hatta çok psikopatça değilse acı veren, hüzünlendiren.

Peki magazinciler işlerini yapmak uğruna taze “ya sonra”lar peşinde koşarken bize ne oluyor?

Bizim kendi hayatımızı aynı modda yaşamamıza sebep ne? Ulaşılan hedefleri, biz de otomatik olarak çöp olarak algılıyoruz. Burada durmak lazım. Onlar çöp değiller! Onlar, ulaşılmış ve kutlanmayı fazlasıyla hak eden zaferler. Onlar, yıllardır hayalini kurduğumuz, belki dişimizle tırnağımızla ulaştığımız değerler. Ama ne yapıyoruz? Bir gün önceki “hayalimdeki iş”, bir gün sonranın “uf çok sıkıcı, havalandırması da bozuk” ofisi oluyor. Bir yıl önceki “uf çok güzel kız”, şimdinin “her gün görüşmekten sıkıldım, hep dırdır zaten”i oluyor. Bir gün öncenin yurtdışından sipariş edilen telefonu, bir iki ay sonra çantada anahtarın yanında cart diye çizilmeye mahkum ediliyor.

Hedeflerimiz, hayallerimiz var ama onlara gerçekten şükretmeyi istemiyoruz. Ve bu bakış açısı, bunun “ya sonra” sı hem bize, hem çevremize zehir ediyor hayatı. Çünkü en istediğin ceketi alınca takım pantolonunun pahalılığı içine dert oluyor, çok hoşlandığın adamı yanında bulunca sakalları batıyor. Büyük resmi kaçırıyoruz. Evren bize bereketini, üstelik içinden en istediklerimizi dağıtıyor, ama biz ne yapsan yaranamadığın kaynanalar gibi yine kaşlarımızı çatıp “ee torun ne zaman?” modunda hep sonraki aşamayı bekliyoruz.

Durmalıyız. Dinlemeliyiz. Üç adım önceye, beş adım sonraya bakmalıyız. Aradaki farkı bulmalıyız. Eskiden hayal olan şimdi elimize, yanımızda, gözümüzün önündeyse ona şükretmeliyiz. Onun kokusunu içimize çekmeli, görüntüsünü hayranlıkla izlemeli, varlığını gülümseyerek kutlamalıyız. Çünkü kötü haber, hiçbir şeyin “ya sonra”sı yok. Ya da başka bir deyişle, herşeyin “ya sonra”sında karşımıza kendimiz çıkıyoruz. Tam da bu yüzden her yamacın sonunda durup düşünmeli, fark etmeliyiz. Ya şimdi… ya da şimdi.