80’li yılların başları… 83-85 olmalı… O zamanlar  henüz çocuğum yok, Şişe Cam’da çalışıyorum, yüksek lisansa başlamışım, ama fırsat buldukça İngiltere’ye gidiyorum, uzun haftasonları yaratarak ya da bayram tatillerinde… Eşim o kadar çok yurt dışında ki, o kadar az sorumluluğum var ki, belki de yaşamımdaki en rahat dönem. İşim var ama Cuma’ları bitiyor hafta, şimdiki gibi değil… Birinden izin  alıp işi unutabilme lüksü ne muhteşemdir.!

Orada yaşayan Boğaziçi’nden sınıf  arkadasım Catherine ve yine cok eski  bir arkadasım Sena  ile harika uzun haftasonları  yasıyoruz. DeneyselJ

Hayatımda görmediğim tiyatro oyunlarını görüyorum o dönemde. Ailemizde sinema kültürü daha çok öne çıkardı. Zaman zaman Devlet Tiyatrosu, Devekusu Kabare, Ast, Kenterler, Akpınar-Zeki Alasya oyunlarına gitsek de asıl önemli olan sinemaydı hep.

Babam tam bir sinema hastası olarak bizi hemen her gece  sinemaya götürürdü. Bir  keresinde hatırlıyorum “baba dersim var gelemem” dedim diye benimle aylarca dalga geçilmişti evde… Bunu babasına ilk söyleyen çocuk olduğum iddia edilmişti. Öyle midir? Size hayatında bir kere bile “ders çalış” demeyen bir babaya denir bence.

Tiyatro da çok uzak degildi bana, ama yine de hep ikinci plandaydı.

80’erin başında bir süre için bu aniden  tersine döndü. Londra böyle yaptı beni. Garip bir şekilde deneysel tiyatronun ve tiyatrocuların dünyasına girdim. Hem ne girmek!..

Catherine, Sena ve arkadaşlarıyla şehrin merkezindeki binaların  en  alt katlarında, şehir dışındaki tamirhanelerden bozma yerlerde, eski püskü binaların şimdi loft diye adlandırlan tarzda, daha önce hiç  görmediğim, bilemediğim ortamlarında, hem de bir şekilde “ tiyatrocu gençlerle” oyun oyun gezdik. Aslında oyun öncesi ve sonrası  da birlikte geziyorduk aynı  ekiple. İnsan icinde bulunduğu ortama hemen adapte olabilen bir canlı… Hele benJ

George Devine, İngiliz Sahne Topluluğu, Arnold Wesker, John Osborne ve John Arden, Jerzy Grotowski isimlerini öğreniyorum tiyatro aşığı ve uzmanı olan  Catherine’den ve arkadaşlarından… Deneysel (experimental tiyatro), epik tiyatro, dışavurumcu, futurist, konstruktivist tiyatro hakkında konuşuyorlar sürekli. Bazen günde 2 oyuna bile gidiyoruz. Bunda Catherine’nin kısa süre de olsa oyunculuk yapmış olması nedeniyle edindiği çevrenin etkisi var, Sena ve ben de memnuniyetle kaynıyoruz aralarına.

Tek mukavva sütünun içeriden aydınlatıldığı beton sahnede, adeta kocaman bir katedral varmıs gibi davranan oyuncu ve izleyicileri izliyorum hayretle, bir türlü kendimi kaptıramadan ama garip bir şekilde orada olmaktan da çok ama çok hoşnut olarak zaten zaman zaman kendimi içinde bulunduğum ortamdan soyutlayıp, adeta yukardan, dışardan izleyip,  başka bir gözle görüp eğlenebiliyorum ben. Anlatması zor ama yaşayan bilir. Size de olur mu bilmem? Bir çeşit ruh hastalığı da olabilir…. “Aaa bak Ayşen eğleniyor ne güzel” gibi bir duygu adeta…

Oyunun tam sonuna doğru, kararan sahneye davet ediliyoruz bazen biz izleyiciler. Oyunun sonunu birlikte yaratmak için. Bizi fark etsinler, bizi de sahneye çağırsınlar diye merdivenlerde öne çıkmaya çalışırken buluyorum kendimi… Nasıl bir kendini kaptırış, o kırık İngilizcemle ne büyük (cahil) cesaretiyse bu!

Tüm o süreçte en çok anladığım; Sanat hayatın içindedir, size aitdir, sizin yarattığınızdır aslında, oyuncu aracıdır, başı ve sonu sizindir, hayatdan kopmasına izin vermeyin mesajı verilmek isteniyor. Ama bunu yaparken gerçek hayatdan çok kopartıyor sizi, hayatın dışına taşıyor… Hiç denilmeyeni, söylenmeyeni söylüyor, söyletiyor. Birlikte oyun izlediğimiz eskiden oyun yazmış, oyunculuk, yönetmenlik, dekor yapmış yada bunlardan bazıları veya hepsi   içinde kalmış İngiliz arkadaşlarla sık sık final belirliyoruz en hevesliler olarak… Sonra da bira eşliğinde  sahneye ertesi günde çağrılırsak, oyunun sonunu nasıl kurgulayacağımız hakkında saatlerce konuşabiliyoruz… İnanmazsınız  o anda benim için hayatın en önemli konusu bu oluyor. Sanki yaratıcılığın öğrenilebileğini öğrendim orada. Oysa bunu fark etmemiştim. Bu yönümle tanışmak keyifliydi. Yerlere yatarak gülüyor, saçmalıyor, eğleniyor, öğreniyorum. Deneysel tiyatro benden soruluyor artık!

Hiç unutmadığım bir oyun vardı. Honk Kong’lu bir yönetmenindi. Herkesin üstü çıplak, ortada kocaman demir  bir yatak, üstünde devasa bir  projektör ve  yukarda çekme katdan sürekli “iç ses” olarak konuştuğunu anladığım simsiyah kedi gibi  bir görüntü… Herşey yatakta konuşuluyor, siyah kedimsi iç ses hep devrede, projektor hep yatakta ama  bazen pat diye  izleyiciye dönüyor, sahne kararıyor, oyuncular bize bakıyor… En çok bu kalmış  oyundan aklımda… Gözlerimiz kamaşıyor. Sessizlik. İç ses bizim adımıza konuşuyor. *Rahat bırak beni. Sırası mı şimdi? Bana sorma, ben sadece izliyorum. Hem sana  para verdim geldim buraya. Sen oyna. Benim gözüme ışığı tutma!”… Ağlayanlar bile oluyor. Confrontation/Yüzleşme idi galiba oyunun adı…

Bu oyunun sonunda, sahneye tabi ki biz çağrılıyoruz yine! Esas kızın kimi seçmesi konusunda karar vereceğiz… Onu  hep koruyan, kollayan (bence kızı bunaltan) genci mi, ona kazık atan serseri ama yakısıklı  rockçıyı mı, yoksa eski ve güvenilir  dostunu mu? Oyun cok karmaşıktı ama sonundaki soru yine bildikti.

Ben (herşeyi) bir bilen olarak; “kararsız kaldıysa, hepsini bırakıp yeni bir hayata gitmeli, seçmemeli hiçbirini, eğer hak etseydi biri  seçilmeyi, arada kalmazdı zaten kız” demiştim. Alkış bile almıştım bazılarından bu muhteşem sözlerimle!

Zaten sahneye seçilmekle tavan yapmış egomun, her zaman kolay gaza gelen bünyemin, gençliğin verdiği cesaretin ve  iki şişe  biranın etkisiyle selam falan bile verdim galiba seyirciye, hala hatırladıkça utansam daJ Bu yazıya 15 dakika ara verip o dönemde aldığım ve çok büyük ilgiyle saatlerce okuyup 2-3 günde bitirdiğim James Roose Evans’ın Experimental Theatre adlı eserinden yaptığım alıntılarla Catherine ve sevimli arkadaşlarına çok da hava atmıştım itiraf ediyorum… Şimdiki gibi internet, google olsaydı, dağıtırdım orayı aslında…

Sanat öyle bir şey galiba… Daha önce hiç ilginizi çekmeyen, hakkında hiç düşünmediğiniz konular bile içine girildikçe “anlaşılır” olmaya ve sevmenize neden oluyor. Herhangi bir dalıyla ne kadar çok ilgilenirseniz o kadar cahil olduğunuzu anlıyor, öğrenmek istiyor, meraklanıyorsunuz. Meraklandıkça ilginiz artıyor, arttıkça coşuyorsunuz… Bu döngü belki gerçekten bilgi sahibi olunca kırılıyordur, ama bende o aşamaya gelmeden, tam zirvede (!)  de sanat yaşamım sona erdiği için muthiş keyifliydim henüz.

Tiyatro çıkısı ya da öncesi, bizde o zamanlar hiç olmayan ya da benim bilmediğim tarz sanatçıların atölye çalışması yaptığı, derme çatma (deneysel) yerlerde bira içiyor ve oyun üstünde konuşuyoruz. Çoğunun olduğu yörelere hayat da gitmezsiniz. Yolunuz düşmez. Yalnız gidilmez de aslında. O dönemler punk modası var. Kanarya sarısı, yeşil, turuncu fırça gibi  diken saçlı, acaip garip giysili, omzunda hampster, fare falan  taşıyan her tarafı pierceingli gençler, evsizler, sokak kadınları arasından geçiyorsunuz sanata ulaşmak için… Hiç unutmam birlikte çok gittğimiz girişinde kaldırımda köpeğiyle uyuyan evsizlerin olduğu  bir atölyenin  girişinde parlak  mor duvarda “We will only help you to make your own world visible” yazıyor. (Biz sadece Kendi dünyanızı görünür kılmaya yardım edeceğiz.)

Hayatımdaki bu dönemin, benim aslında yaratıcılığın her boyutunu, felsefeyi, okumayı, yazmayı, soru sormayı, güncelin dışına çıkıp, derinlikleri görmeye çalışmayı ne kadar sevdiğimi anlamam açısından gerçekten yardımcı oldu diye düşündüm sonradan. Varlığından pek haberdar olmadığım bir dünya… Tiyatrocu olmadım, hatta tiyatroyu hic bir zaman sinema gibi benimseyemedim ama bana farklı pencereler açtı o dönem yalan söyleyemem. Adeta bir tanışma. Confrontation.

Mesela, dışardan izlediğim “o içimdeki kadını” sevdim, o isterse her konuda  az da olsa derinleşebilen kadını sevdim ve ona çok sarıldım sonradan. Yoğun iş yaşamımdaki kaçışlarda,özel hayatımdaki rutinle başa çıkmakta  bana çok yardımcı oldu bu tanışma. Günlük sıradanlık  dışına kolayca çıkabilen, yaşadığı yorucu  hayatdan her an kaçabilen ve bunu laf olsun diye değil isteyerek severek yapan içimdeki kadın açıkçası hoşuma gitti… Belki onu Londra’da keşfettim, belki de yoktu da , o ortamda doğdu. Bilemem.

Fakat o dönem beni görseniz, sadece kısa dönem en fazla onbeş- yirmi oyun seyretmiş, bir iki kitap okumus ve hakkında  tartışmış, konusmus biri gibi değil de, hayatını bu alana vermiş,çocukluğunda Her Majesty tiyatrosında önce tüm klasiklerı hatmedip, sonra deneysele kaymıs İngilizler gibi kaptırıyorum kendimi. Oysa ilkokulda popomda kuyruk Zümrüdü Anka kusu ve kafamda kulak tavşan anne olmak, bir de  o zamanlar çok moda olan Monolog  dışında (o da bir rezaletdi) sanat dünyasıyla ilişkim sıfırdı… Robert‘de tiyatro kulübünün kapısından geçmemişim İngilizcemi tam yeterli bulmadığım için mesela. Yaş aldıkça  yoldan çıkıyorum galiba ben hep…

Hayatımın o döneminde Catherine, Sena  ve tiyatro tutkunu oyuncu eleştirmen ya da izleyici arkadaşlarıyla adeta hayatım böyle geçmiş gibi keyifli bir dönem yaşadım. Amerikan ve İngiliz epik tiyatrosunun karşılasmasını yaptım, hatta bazen hepsine karşı çıkıp, kendi fikirlerimi ürettim. Ne kadar uçuk o kadar makbuldu. Bana uydu. Kırık İngilizcemle bana oyunda verilebilecek yabancı kadın  rolleri bile seçtiler. Bir yanım hiç bir iddiam olmayan alanlarda herşeyi diyebilme ve yapabilme özgürlüğünü seviyor galiba. “Nasıl olsa benim alanım değil! Size ne?” gibisinden bir ruh…

Bu dönem 83-85 yıllarıydı. Geçenlerde  İngiltere son yıllarda çok öne çıkan ve  çok büyüyen deneysel tiyatronun en büyük etkinliği Spill Festivalinin yaklaştığını okuyunca çok eskilere gittim. Yine alıp başımı Catherine, Sena ve arkadaşlarıyla derme çatma tamirhane bozmalarının  merdivenlerde, itiş kakış, bira içerek oyun izlemeyi, dandik bir mukavva sütunu katedral varsayıp, sonunda  sahneye çıkarıp finali farklı belirlemeyi istedim.

Kim bilir, belki de  yaparım. Gerçek finali  başkası bizim için yazana kadar, herşey bizim elimizde değil mi ?

Şu son yıllarda aynı kadınla elele yazma okuma felsefe atölyelerıne gidiyoruz. Yine herbiri sanat, edebiyat konusunda deneyimli, yetenekli, çok keyifli arkadaşlar buldum kendime. Çoğu yazar,  eleştirmen, şair ya da çok ciddi okur… Yine sınıfın yaramazı ve ne yapsa yeridir diye bakılan üyesiyim. Yine anlıyormus gibi zevk alıyorum. Yine eğleniyor ve yine kendime bazen içerden, bazen dışardan bakarak hayatı  öğreniyorum.

Yaşamak bu değil mi?

Siz de benim gibi bilmiyorsunuz aslında değil mi? J