İkinci grup müsterilerimiz; Cool ‘lar... İzinleriyle onlara  Cool’larım demek isterim..

Aldırmazlar bence. İlgilenmezler de…

Hepsinin soyadı havalıdır… Hepsi somebody. Çok kalabalık değiller. Kesinlikle kısaca “sosyete” diye adlandırılan daha geniş bir kesimden bahsetmiyorum. Cool’lar cooldur. Öyle, bir sınıfa ait değil. Bir klan onlar.

Hani beyaz Türkler diye bir tanım var ya, ben onlara “Ecru Türkler” diyebilirim mesela:)

Normalde Türk markası asla giymeyecekler ama, S&C  o kadar tam istediği ürünleri sunuyor ki, almak zorundalar. Kimse alınmasın Cool’ların bizden başka Türk markası almadığına eminim… En fazla bir ya da iki tane dahadır. O kadar…

Yanlış anlamayın ukala falan da değiller. Sadece damıtılmış bir zevke sahipler .En belirleyici özellikleri bu.

Anneannesi tenis oynamış, muhakak sanatla yakın ilişkili, sosyal sorumluluk bilinci gelişmiş, marka da giyse göze sokmayan, tam kaşmir kadını ve erkeği… Anladınız siz onları. Hani genelde klasik değil ama “ trendy basic” giyerler, malzeme onlar için çok önemlidir, renk de tutucudurlar, siyah, ecru, camel ve vizon renklidirler. Modayı çok çok iyi bilirler ama damıtarak, göze sokmadan, zarifçe uygularlar. Spora giydikleri gri tshirtleri bile özeldir. Eğitimli, görgülü, mütevazi, seçici, kadın ve erkekler… Herşeyi giymişler, denemişler, görmüşlerdir. S&C yi farklı bir yere koymus olmalarını şans olarak görüyorum. Öyle demeyin, bizi algılamaları farklı olsaydı, ağzımızla kuş tutsak beğenmeyeceklerdi aslında… Ama 19 senedir  çok sağlam müşterimiz onlar da.

Severek, sürekli giyiyor bizim ürünlerimizi, arkadaşı da giyiyor çünkü, annesi de babası da, Dedesinin de kaşmir yeleği olduğuna eminim.

Hem zevk sahibi olduğu için, teni bizi seçiyor, hem bakıyor ki yurt dışında  gittiği en seçkin yerlerde de   biz varız. İçine siniyor. Seçimini  rasyonalize edebiliyor.

Bizi ilk fark eden onlar oldu bile diyebilirim. Abartmıyorum. Müteşekkirim.

Kalite, kalite, zevk, tarz. Başka kaygısı  yok, pek fiyat   sormaz, satış ekibimizle fazla  muhatap  olmaz. Asla kabaca değil.

Gerek görmez. Birsey beğenirse hemen kabinde dener, kimseye gostermez. Tamamdır der, kasaya gider. Orda son anda masada gordugu kaşmir battaniyeyi de arkadaşına almaya karar verir ve hesaba ekletir. Kredı kartını verir, taksit sevmez, faturayı beklemez. Arkasından koşturursun. Cep telini vermez, sms istemez, indirimle ilgilenmez, tesadüfen rastlarsa alır. İndirime hiç girmesek sanırım memnun olur aslında. (bende :) )

Ambalajında çiçek, süs istemez. Gürültü istemez, sohbet etmez, ama hep  naziktir. Yalnız gezer. Gündüz makyaj yapmaz… Yalnız alışveriş yapar. Tek kaygısı  beğendiği ürünü  bulmasıdır. Bedeninin uymasıdır. Kaşmirin, ipekkaşmirin dokusudur. Zarif parmaklarını gezdirir, parmak uçlarıyla karar verir.

Tam kapıdan çıkarken bazen  aklına birşey daha gelir. Tülin’e hediye… Hay Allah…
vakti yoktur. Döner. Gene ilk gördüğü en  “kaşmir kaşmir” bir şeyi  sardırıverir. Fiyat etiketine değil, ürün etiketine bakar, saf kaşmir olduğundan emin olmak için o da. Karışımlı şeylere dokunmaz. Hele hediye vermek hiç istemez. 30 yasında da olabilir, 75  yaşında da..

Kadın da, erkek de.

Ecrudur.

Her iki grup da bizim müsterimiz. Başımızın üstünde yerleri. (bir önceki yazıda anlatılan grup, yanı canlarım grubu)

Bizi 19 senedir yaşatan sadık müsterilerimiz hem de… Çok farklılar. Kesinlikle gelir grubuyla ilgisi yok bunun. Başka bir ayrım bu. Silk & Cashmere’in birleştirdiği iki ayrı grup. Aslında inceleme konusu olabilecek kadar ilginç bence… Silk &Cashmere  çok sayıda teze konu oldu, vaka çalışması da oldu, ama bu yönüyle değil.

….

Müşteriler… Markanızı ayakta  tutan, yaşatan ya da yok eden büyük güç… Onları ne kadar iyi anlarsanız, ne kadar iyi tanımlarsanız o kadar şansınız vardır bence. Buna çok önem veryioruz biz. Elimizden geldiğince…

Dünyanın en muhteşem  ürününü, en Philip Starck tarzı magazada, en uygun fiyata, en iyi satış uzmanlarıyla sunun, bir kere gelip alabilirler. İki ya da üç kere de olabilir. Ama onları dinlemez, anlamaz, izlemez, büyütmezseniz yaşama şansınız çok çok azdır. Sadece fiyatla, sadece kaliteyle, servisle de olmaz bu iş, onların gelecek sene ne isteyeceğini, ne giyeceğini, neyi seveceğini  bu sene tahmin edip, öngörüp, risk alıp  ürettiriyoruz.

Daha o müşteri gelecek sene ne isteyeceğini bile bilmeden biz bilmek zorundayız..

İşte bu riski alıyorsanız, onları tanımaya çok ciddi yatırım yapmak zorundasınız.

Ben eğer markayım diye ortaya çıkmıs bir şirketseniz, en üst yönetimden, en aşağılara kadar tüm ekibin müşteriyle bağını kopartmaması gerektiğine yürekten inanırım. Muhasebe müdürünüz de, bilişim uzmanınız da… Hele hele tasarımcı kadro, görsel ve ürün yöneticilerinin mağazalarda muhakkak kan bağı kurmaları, vakit harcamaları, müşteri denilen “asıl güç”e yakından dokunmaları gerekir.

….

Şimdi de içimi çok acıtan, tamamen gerçek bir müşteri öyküm var.

Konumuzla ilgili midir, değil midir bilemem. Ama çok gerçek, çok yakınlarda yaşanmış bir öykü. İçinden çıkartılacak ders girişimcilikle, marka yaratmakla, mağazacılıkla ilgili değil. Başka bir şey. Bambaşka.

Uzun yıllar alışverişini bizden yapan, çocuklarına, damatlarına, gelinlerine , yaşgünü, yılbaşı, bayram ve özel  günlerde  saatlerce  düşünerek, tek tek, özenle, bizden  hediye seçen, görmüş geçirmis, gümüş saçlı çok zarif bir İstanbul hanımefendisi vardı. Ben de tanışmıştım kendisiyle, on sene önceydi sanırım, paket paket hediye almıstı yine  bizden. Ben de mağazamızı ziyaret ediyordum o gün. Çok hoşuma gitmişti yaşına rağmen yaşama bağlılığı, olağanüstü şık giyimi kuşamı ve yaşına uygun tarzı.

Aşağıda bir kahve içmeyi önermiştim, on beş dakika kadar  oturmuş konusmuştuk. Yumuşacık ses tonuyla sürekli çocuklarından, damadından, gelininden bahsetmişti. Zarif elmas yüzüklü benli elleri, taşlı bir kordonla boynuna astığı  gözlüğü, krem rengi pantolon üstüne giydiği, dik yaka kaşmir kahverengi kazağı ile insanın o yaşta tam görünmek isteyeceği gibiydi. Ne eksik, ne fazla. Hafif topuklu  süet botlarını gördüğümde ise  hayranlığım on kat artmıştı. Elinde zarif bir çanta ve onunla aynı deriden hiç görmediğim güzellikte bir şemsiye vardı. Şemsiyeyi daha sonra biraz baston olarak da kullandığını fark edecektim.

Kendisine  dayanamayıp ne kadar hoş olduğunu söylediğimde, teşekkür ederek  birden o zarif elleryle çantasını açıp gençlik resmini çıkartıp gösterdi. Gençlik  dediğim 40 lı yaşları olmalı. O zamanki benim yaşım yani… Gümüş saçlı hanımefendi  o resimde gerçekten Grato Garbo gibiydi. Siyah  hafif kayık yaka  kesimli  zarif bir üst ve inci kolyesiyle yandan gülümsüyordu. Resmi gururla gösterirken, insanın o yaşta bile güzelliğinin öne çıkmasından duyduğu keyfi çok iyi hissettrmişti bana…

Bizi alıştırmıştı kendisine. Sık sık uğrar genelde kendisine bir parca alırsa, üç tane de hediye alırdı. Mağaza müdürümüz o geldiğinde bir iki kere beni sorduğunu söylemiş, ben de bir daha ki gelişinde beni aramalarını, mümkün olursa gelip yine birlikte kahve içmek istediğimi iletmelerini söylemiştim. Olmamıştı. Uymamıştı hiç. Malesef.

Sonra  uzun  bir süre görünmemiş ortalarda. Belki bir yılı aşkın süre… Merak etmiş bizim mağaza yöneticimiz; telefon etmiş, yaşlı hanım az konuşmus, sesi mutsuz ve yorgunmuş. Bana böyle iletmişti üzülerek.

Bir gün   zorlukla yürüyerek  gelmiş  mağazamıza. Ben yurt dışındaymışım gene. Hiç bir şey almamış ilk defa. Bakmamıs bile. “Senelerce başka bir şey giymedim, hala giymiyorum, şimdi  huzurevinde  yapayalnızım, gelenim yok gidenim  yok, bugün sırf sen aradın diye, merak ettin diye özel geldim, sadece sizden aldığım sıcacık yumuşacık kaşmirlerim var, onlara sarılıyorum” demiş.

Bana o on beş dakika süresince büyük bir sevgiyle anlattığı  yakınları, yıllarca o güzel  hediyeleri taşıdıkları insanlar yanri acaba neden yanına sık sık  gitmiyorlar diye içim yandı, hala aklıma geldikçe üzülürüm, biz de sadece bir kez gidebildik mağaza müdürümle… Gerçekten yapayalnızdı. Bir köşede tek başına kitap okuyordu. Üzgündü, kırıktı.  Söylemedi. Belliydi.

Hüzünler de hayata ait, tıpkı sevinçler gibi. Geçenlerde gazetede gördüm vefat haberini.

Üst kısımda  minik resimde, siyah kayık yaka kazağı ve inci kolyesiyle, hiç unutmadığım o Grato Garbo haliyle bana hafifçe gülümsüyordu. Yine çok güzel çok çekiciydi.

Artık benden çok gençti.

Hiç bir konuda, hiç kimse için uzaktan ahkam kesmemeli.

Ama hayat böyle de bitmemeli.