İnsanoğluyuz evvelden, çiğ süt emmişiz. Bin türlü takıntı ile bir türlü sükûnete havale edemeyiz hayatı. Uğurlu sayılarımız, eşyalarımız, günlerimiz ya da renklerimiz hep peşimizdedir. Mesela başı harfler ile fena halde dertte olan “salı” hep bir hezeyan içinde sallanır durur. Atalarımız ille de “uğur” veya “uğursuzluk” aramıştır. Hitit ve Asur Krallıkları’ndan tutun da Hellenistik dönemin ticaret merkezi  ve yaklaşık 4000 yıllık geçmişi olan Adana’yı ele alalım. Öğleden sonra tuz ve biber, ikindiden sonra ise yoğurt vermek uğursuzluk sayılır. Merzifon’da ise nisan ayının ilk çarşamba günü “Sıçan Günü” olarak düzenlenir, halk belirli bir bölgede toplanıp şenlik ve piknik eşliğinde gün geçirirler. O gün evde bulunmak hoş karşılanmaz, evlerde iş yapılmasının uğursuzluk getireceğine inanılır.

Çeşitli Anadolu ananelerini kayıt altına almış iyi çalışmalar mevcut günümüze ulaşan. Örnekler muhtelif: Kastamonu’nda katiyyen parmakla mezar işaret edilmez, mezarı gösteren kimse parmağını ısırır ve akabinde ayağının altında ezer gibi yapar. Hatay’da abdestsiz ezan okunan yerlerde farelerin çoğalacağına inanılır, Amasya’da ise tesbih çekilirken tesbihlerin sağına ve soluna üflenir. Bir kısım inançlar ise bizzat hayvanları hedef almakta: Kars’ta, yolculukta iken tilkiye rastlayanın uğursuzluk, tavşana rastlayanın da kötülükle karşılaşacağı söylenirmiş.

Liste uzun zira Türkiye’nin bir bölgesinden derlenen bid’atlar diğer bölgelerinde çeşitlilik göstermektedir. Bu tarz inançları kimileri dinden uzaklaşma olarak görüp, başkalarını küfür ve şirk ile suçluyor. Yine bin kere gönül yıkmış oluyorlar belki de hiç fark etmeden. Bir de diğer bir grup vardır ki bu alışkanlıkları “cahillik” adı altında toplar, atasını ve halkını hâkir görür. Velhasılıkelam sözler ağızdan yol alırken, kalbe nasıl ulaşacağı hesap edilmez.

Oysa muhakkak hepimizde vardır minik arızalar, takıntılar ve hurafe inançlar. Gidenin arkasından gözyaşlarımıza ek olarak bir sürahi suyumuzu da dökeriz. İlk maaşımızdan olan bir banknotu saklarız ya da baykuş yerli yersiz ötmeye başladığı anda “hayırdır inşallah!” deyiveririz. Geceleri aynaya bakmayan arkadaşlarımız vardır aramızda veya zinhar kül yığınına basılmaz diye sizi uyaranınız.

Öyle bir kainat ki fazlalığa düşman. Kelâmın, işin, muhabbetin kıvamını bilmek lazım. Dört kapı kırk makam misali, gördüğümüzü örtüp görmediğimizi söylememeliyiz. Göz tehlikelidir, görmeden önce özün fakirliğine kanaat etmek gerekir.

Yazımız son bulurken, bir Bektaşi fıkrasının şiirleşmesi ile cesaretlenelim.

Bir Ramazan günü, sokak ortasında,

Bektaşi oruç yiyormuş, güpegündüz.

Onu gören mahalle çocukları

Toplanıp taşa tutarlar, düşüp arkasına;

Kovalayıp Baba’yı sürerler dere tepe, düz.

Bektaşi’cik kaça kaça zor kurtulur,

Can korkusuyla kendini dağlarda bulur.

Tam o sıra bastırır ki iri taneli bir dolu.

Bektaşi bu kez de doludan kaçar ya,

Dayanamaz, durup göğe bakar, kesilince soluğu:

“Tanrım” der, “sen de mi uydun çocuklara!”

Görsel Şahin Paksoy’a ait olup, www.taraf.com.tr adresinden alınmıştır.