Artık sağır sultan bile duydu ben Kaşmir Yolu diye bir roman yazıyorum. Markamızın hikayesi bu.

Hak ettiğini düşünüyorum.

Ama yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum. Bu roman-hikaye her neyse bitemiyor. Çünkü anlatacak çok şeyim var. Çünkü en heyecanlı yerindeyiz gibi geliyor bana romanın  hala. Nerede bitireyim ki bu romanı ben? Her gün bunca şey olurken. Çin’e mağaza açma aşamasına gelmişken. Paris’de yer bakarken…

Hiç noktalı virgülle biter mi romanlar?

Bu hafta dedimki; romandan  bir bölüm sunayım. Hem bir anlamda görücüye çıkmış gibi olur Kaşmir Yolu.

Bu bir… Bu bir… Tam bir girişimcilik el kitabı değil, tam roman tadında da değil, tam bir biyografi değil, tam bir marka öyküsü de denemez.. Hiçbiri belki… Ya da hepsinin karışımı… Bilmiyorum..

ŞAHSINA MÜNHASIR BİR ŞEY..

İşte size bir bölüm.

Müşterilerimiz, Canlarım, Coollar ve Gümüşi saçlı hanımefendi!

———————————————————-

Biz sahsına münhasır bir markayız.

Zaten marka olmak bu değil mi biraz da? Kendine özgü olmak. Yoksa neden var olasınız ki? Dünyada alınacak ürün mü az? Mağaza mı az? İhtiyac duyulan bir şey mi eksik? Hayır.

O zaman ancak başkalarından çok farklı, hiç daha önce yapılmadığını iddia ettiğiniz bir öneriniz varsa “marka” olursunuz (olmalısınız) bence. Yoksa sadece “mağaza” olabilirsiniz. Marka değil.

Ama yok… Biz biraz daha.. Sanki, her yönüyle çok özeliz.

Herkese markası öyle gelir belki… Ama bir defa en azından benim bildiğim kadarıyla  kendisini sadece 2 hammaddeyle sınırlayan, ürünlerinin % 90 ‘ını bu 2 hammaddeden  ve bu ikisinin karışımından üreten, bunu ülkesinde olmayan iki dokudan seçen, üretimini taaaaa İç Moğolistanlarda yaptırıp, ürünlerini marka konseptiyle Sibirya’dan, St. Moritz’e, Azerbeycan’dan, Kanada’ya kadar çok farklı coğrafya ve kültürlerde satabilen marka yok. Markasının adıyla kendisini bu kadar güzel tanımlayan  ve  sınırlayan da…

Yok bence biz gerçekten  biraz farklıyız… Selmin bazen bizimki deli işi der. Haklı olabilir.

Şöyle.

Bizim çok çeşitli, çok ayrı nedenlerle bizi seçen  müşteri tiplerimiz var ama burada en çarpıcı, iki en temel, en farklı grubu anlatmak isterim size… İşin ilginci benim tezime göre bu iki grubun tek ortak noktaları biz olabiliriz belki de..

İlk gruba “canlarım” demek istiyorum izinleriyle. Kızmazlar bence. Bana öyle hissettiriyorlar çünkü.

Tüm mağazalarımız hatta marka onların. İnanılmaz sahiplenmişler. İlk günden beri. Koşulsuz kaşmir ve ipekçi. Hayır hayır yanlış dedim; koşulsuz Silk&Cashmere’ci.

Mağaza elemanlarıyla kanka onlar. Akmerkez’den Nur’a doğum gününde pasta gönderir, Galleria’dan  Zehra hastalanınca evine gider ziyaret ederler, evindeki kazağı getirir yakasını  gösterecek bize ki, gelecek sene yapalım aynısını. Mesela belirli dönemlerde  belirli miktar alışveriş üzerıne saf ipek mini eşarp hediye veriyoruz, paketleri merkezde yapılmıs, rengi deseni belli, adı üstünde  promosyon ürünü. Yok olmaz, kabul etmez, tek  tek açacak, bakacak, ya daha güzel bir desen varsa? Ya hepsi aynı değilse? Mağaza onun, hayırı cevap diye kabul etmez.Kendisi açar bakar çekmecelere. Gerekirse depoya girer. Depo da onun. Bence de  onun… Canlarım…

Ilk senelerde  Türkiye’de kaşmir çok bilinen bir ürün olmadığı için bir anlamda markadan çok ürünü öne çıkartmıştık. Reklamlarımızda “gelin dokunun sadece dokunun, kaşmir tutkunu olacaksınız” demiştik. Paul McMillian’ın çektiği fotoğraflarla dokunmayı teşvik etmiştik. Elemanlara  özel dokundurtma eğitimi vermiş, reklamlarda, vitrinlerde, ürünlere dokundurtmuşuk.. Yılbaşı kartlarına bile hammademizden bir parça yapıştırmıs, feel the touch yazmıştık. Çok da iyi oldu bence.

Tıpkı ürünümüz gibi dokunulan bir mağaza olduk. Ulaşılabilir, ellenebilir, kurcalanabilir. Başka kaşmirciler gibi değil… Daha sıcak, daha cana yakın. Selmin bazen çıfıt der :)

İşte ilk grup müşterimiz herşeye dokunurlar. Bir şey alacak da değildir bazen mesela… Olsun… Dokunmaya alışmış :) Arkadaşlarıyla Metrocity’de kolkola gezerken, Panora’da kahve içerken bile gelip bi şalımıza dokunur, çıkar. Arkadaşına da  “bak bi dokun şuna, nasıl?” der gururla. Unutmayın marka onun… Reklam değil amacı. Gerçekten onun diye yapıyor… Parayla yaptıramazsın bunu… İçinden gelir.

Bakın bu aşağıdakiler size ilginç gelsin diye yazdığım değil bizzat yaşadığımız anektodlar;

Bir mağazamızda satış uzmanı, canlarımızdan birisiyle konuşuyor… Kamile hanım’la…

– Şu 3 sene öncenin melanj mavisi  var ya hani Saleyna grubuna yaptığınız… (Saleyna grubu adını bile sizden iyi bilir)

– Evet Kamile hanım?

– Hani bir de geçen sene  kızıma verdiğin uzun ipekkaşmirli hırka var ya?

– Evet Kamile hanım.Mezuniyet hediyesi almıştınız..

– Yaaa evet, çok giyiyor onu çok. Neyse şimdi bir de hani vitrinde sağda büyük  sehpaya koyduğunuz ajurlu incecik  şallar vardı. Renk renk saf kaşmir. 179 tl ye kadar düşmüştü.

– Evet Kamile hanım. Hatta siz 3 renk aldınız kendinize, kızınıza ve Semra  hanıma.

– Yok  ben onu Semra’ya  vermedim sonra. Semra’da  varmıs. Yılbaşında kayınvalideme verdim. Bayıldı bayıldı…

– Aaaa öyle mi? Ne güzel.

– Neyse diyorumki -unutturma bana- o geçen senenin  Saleyna  melanj mavisi, o şallar gibi ajurlu yapsanız ve kızımın hırkası gibi ipek kaşmir çalışsanız, dün düşündüm çok sahane olmaz mı? Anlatabildim mi? Bak şimdi şöyle uzun olcak (eline bir uzun hırka alıp gösteriyor), sonra bir şal arıyor) aaa yok mu o şaldan, hay Aalah neyse ben evden getiririm gösteririm. Bak sen bunu yap, yok satar, ben kesin 3 tane alırım!

:) Sanırsınız ki  hayat boyu tasarım yaptı.

Size bir şey diyeyim mi? Genelde haklıdırlar da. Satar o ürün. Bilirler. Çünkü onlar markanın sahibi. Yapıyoruz da bazen. Bu fikirler bize o kadar çok gelmeye başladı ki, en iyi müsterileri ilk tasarım toplantılarına çağırmaya başladık. İnteraktif, eğlenceli toplantılar yapıyoruz.

Canlarım onlar. Mağazalar onların. Tasarımcı da onlar doğal olarak. Ertesi gün büyük ihtimal o hırka, şal ve saleynayı getirip gosterir de. İçine sinmez yoksa.

Başka örnekler de var; Yurt dışından aldığı geri dönüşümlü ambalaj örneğini, siz de bunlardan yapın markamıza yakışır diye üstüne not yazıp bırakanlar, indirimin ilk günü sms’le haber almak için beş tane telefon numarası bırakanlar, haber  verilmediyse  markaya küsmek yerine (kıyamaz bize) o mağazaya  küsüp  bir daha ki sefere başka şubemize gidenler, hep  extra indirim bekleyenler, olmamasına bir türlü inanmayıp tek tek her şubemizle kontrol edenler, mağazadaki herşeyi deneyip, hızını alamayıp, telefonda kocasını arayıp aynadakı denediği kıyafeti tarif edip, fiyatını soylemeye cekinip, bizimkilere söyletenler…

Aaa bunu geçen sene % 55 ipek % 45 kaşmir yaptınız şimdi tersi olmus” diyecek  kadar şaşırtıcı şekilde yakından takip edenler, en ufak hatamızda fırçalayanlar, mal ayırtıp vazgeçip, almayıp başka mal seçip, ondan da  vazgeçip, o sırada mağazada baska sey deneyen hanımın üstündekinin aynısını isteyip, “malesef o model kalmadı” cevabını asla kabul etmeyip, bizi her gün arayıp Barcelona mağazasından getirtenler…

Bağrış çağrış yüksek enerjili, kalender, Silk&Cashmere düşkünü, neşeli, keyifli, sıcak, gerekirse kavgacı, markanın gerçek sahibi olduklarını hissettiren ve hisseden canlarım. Kadını da var erkeği de… Ama erkek olanlar bu hisleri yaşasalar da kadınlar kadar içten belli etmiyorlar. Bir tanesi hariç. Hiç unutmam, Kemerburgaz Mağazası kapısındaki şaşırtıcı doktoru.

–       Evladım, sizin yüzünüzden çocuklarım, torunlarım öleyim diye gözümün içine bakıyor. Dedi Bir hastanede başhekimmiş.

Korktum “Neden beyefendi?” dedim, en fazla 60 yaşındaydı çünkü.

–       Eee bu kaşmirler onlara kalsın diye tabii. Hepsinin gözü kazaklarımda haytaların!  dedi.

:)

Katıldığım sosyal ortamlar da karşı masada da olsa kalkıp yanıma gelerek üstündeki eski bir SC ürünü ne kadar sevdiğini, bize ne kadar düşkün olduğunu anlatan, bazen beni utandıracak şekilde herkesin duyacağı şekilde markamızı iltifatlara boğan, ama eminim kızdığı şeyleri de aynı şekilde bize aktaracak kadar sahiplenmiş olan şahane insanlar. Elbette hakları var. Her zaman ekibe  söylediğim bir sey var. Tüm kuralları uygulayın, kurumsal bır yapımız var, keyfi hareket etmeyin, ama bir müşteri çok üzülüyorsa, o noktada muhakak haberim olsun.

Ve olur da.

Merkezde çok yoğun çalışan çok iyi bir Mağazacılık Ekibimiz var. Tüm gün kendilerini mağazacılığı geliştirmeye, müşterilerin sorunlarını dinleme ve çözmeye, her konuda çıkacak her türlü problemi anlamaya adamış, başlarında 11 yıldır aynı yöneticimizin olduğu çok sağlam bir ekip. Mağazaların tek işi satış ve müşteri mutluluğu olsun istiyoruz, sorunları düşünmesinler, merkez çözsün istiyoruz çünkü. Onlar da nerdeyse 24 saat online durumdalar. Ama yine de herşeyin dışında bana sesini duyurmak isteyen olursa diye  tüm  dünya mağazalarımızdaki giyinme kabinlerde bir yazı asılı.

101 Satıs Noktamızın hepsinde. Direkt e-mail adresim var, müşterilerimiz her türlü sorunu eğer çözülmemişse  bana kadar ulaştırabilsin diye…

Öyle farklı, öyle ilginç, öyle  güzel mailler geliyor ki. Ben bazen bunları okurken  gülerim, kızarım, ağlarım ama en çok  da öğrenirim. En son gelen ve beni çok güldüren mail şöyleydi;

“Merhaba Sayın CEO, şu an kabinden adresinizi aldım, direkt mailiniz olduğunu yazmıssınız, elbette bir elemanınız ya da asistanınız cevaplayacak, bunu bildiğimi bilmenizi istedim. Bizi kandırmayın!” Blacberry’den okuduğum mesajın altındaki telefonu hemen aradım. Kendimi tanıttım ve isteğini sordum. Çok şaşırdı ve bunu çok tatlı şekilde ifade etti.

Haftaya: Coollar ve Gümüşi saçlı hanımefendi!