Harikalar diyarının Alice’i, babasıyla birlikte “kahvaltıdan önce altı imkansız şey” düşündüklerini söylemişti.

Alice’in vasat bir lordla evlenmesi ya da insanların onun muazzam düş dünyasını anlayabilmesi imkansızdı.

Tamam da onun listesindeki asıl imkansızlar mutlaka gerçeğe dönüştürülmesi gereken olağanüstü şeylerdi.

Ben de aynen onun gibi düşünüyorum.

Bunu ona rüyasında bir tavşan mı söylemişti ya da o zaten bunu hep biliyordu da o sebepten mi öyle hissediyordu bilemem…

Ama şunu biliyorum ki bu günlerde kahvaltıdan önce benim yaptığım imkansızlar listesinde;

daha doğrusu “mümkün kılınası imkansızlar listem” de birinci sırada MARDI GRAS var.

Jazz ve blues nerede doğdu?

Voodoo nun memleketi neresi?

En Fransız ruhlu Amerikalılar nerede yaşar?

Katrinanın bile yok edemediği inanılmaz belde nerededir?

Sorularının tek bir cevabı olduğunu bilir hemen hemen herkes: NOLA yani New Orleans Lousiana

89 da Tom Robins in Pancarın Dansı nı okuduğumdan beri aklımın bir kenarında olan Mardi Gras da bir  New Orleanslıdır.

Cazibe kentinin olağanüstü renkli cümbüşü Mardi Gras nın elden ele dolaşan renkli parlak boncukları, sıradışı kostümleriyle birlikte müzik ve dansın büyüsü kitabın sayfalarından içime işleyivermişti o zamanlar.

Alobar, Marcel ve Priscilla pancar kostümleriyle, sultanlar, halifeler, peygamberler, krallar, gladyatörler, harem kızları, ejderhalar, budalar ve nehir tanrılarının arasında dolaşırken orada olmak istemiştim ben de ve hala da istiyorum.

Öğrendim ki, Kızılderili dilinde “büyük su” anlamına gelen Mississippi’nin bir sevgili sıcaklığıyla zarifçe kollarını sardığı kıvrımlarda kurulu bir şehir olan New Orleans’ın bu şahane festivali, yüzyıllar boyunca beyaz adamın kölesi olmuş siyahların, renkli dünyasının bir yansıması ve aynı zamanda da de hüzünle umudu bir arada dile getiren muhteşem müzikleriyle bir isyanın sembolü olarak 1800 lerin başından beri kutlanıyormuş.

Zaten de 1800 lerden kalmış olması bile benim etkilenmem için yeterli bir nedendir ki üzerine bir de onca renk eklenince rüyalarıma giriyor olması hiç de şaşırtıcı değil…

Mardi Gras’yı biraz araştırınca; beyazı, siyahı, hippisi her tür insanla kentin güneyli havasına bambaşka bir soluk kazandırıyor olmasına ve şubat ortasının buz gibi havasına rağmen nereden geldiği belli olmayan bir saksafon melodisinin bile insanların içini ısıtabiliyor olmasına bayıldım.

Evet bir şubat festivali Mardi Gras. Benim sevgili tılsımlı şubatım!

Aslında dini bir yönü de var bu seremoninin; Fransızca da “şişman Salı” anlamına geliyor Mardi Gras.

Hıristiyanlık inancına göre Hazreti İsa, çölde 40 gün oruç tutmuş. Dolayısıyla, bu orucun bittiği Paskalya pazarından 40 gün önce Lent denilen büyük perhiz başlıyor. Perhiz öncesi yapılan büyük eğlence de kül çarşambasından bir önceki gün her şeyin yiyip içilebildiği son gün olduğu için şişman Salı diye anılıyor.

Festival zamanı herhalde binlerce rengi bir arada görmek mümkündür ama Mardi Gras ruhunu yansıtan üç ana renk esastır: yeşil,mor ve altın rengi.

Yeşil yazgı ve inancı; mor adaleti; altın rengi de gücü temsil eder.

Bu ifadeler bile zaman zaman sınırları zorladığı için kötü eleştiriler almış olsa bile festivalin anlamsız
ve boş olmadığının, aslında evrene bir mesaj verme kaygısı taşıdığının kanıtıdır gibi geliyor bana.

Bir gün, elimde 85 baskısı Pancarın Dansı kitabım ve istridye kabuğundan çıkmış tanrıça Venüs  kostümümle Mardi Gras zamanı New Orleans’da olmak “mümkün kılınası imkansızlar” listemin en başında.

Bir arkadaşım da bedevi kostümüyle bana katılabileceğini söylemişti bir tarihte; ne güzel olurdu…

Oraya gittiğimde sokaklardaki voodooculara el falı baktırmak yetmez bana, ben gidip Madam Devalier’in yani Madam D.’nin jazz pudraları, ay ışığı ilaçları, kavuşturma merhemleri, kasırga damlası ve gece yarısı yağından da edinmek isterim. Kitabım elimde olacak nasıl olsa belki Madamı da bulurum kim bilir….

Daha sonra, ne kadar çok toplarsam o kadar çok dileğimin gerçekleşeceğini bildiğim renkli parlak boncuklardan toplayabildiğim kadar çok toplamak, bir yığın maske denemek, pancar kostümlü birileriyle karşılaşmak ve bedevi arkadaşımla sabaha dek dans etmek isterim

Ben ilk sözcüğü yazmaya başladığım andan itibaren zihnimde “What a wonderful world “ çalıyor ve Louis Armstrong`a saygı diyorum.

Gerçekten de öyle değil mi?
Tüm mümkün kılınası imkansızlıklarımız ve olası düşlerimizle: Ne harika dünya!!!

Görsel kaynağı: http://rybusryo.deviantart.com/