Güneşler batar, insanlar ölür, yeniden doğar, bugenviller basar Akdeniz’i rengarenk, Çatalca’da erguvan şenliği düşlenir, Arhavi’de yeşilin bir tonunu daha keşfederler, New Orleans’ta Priscilla kayıp notayı bulur, Roma’da Elif aradığı aşkı…

Bir balina ters döner o şiirde olduğu gibi, İsveç’te belki sesini duyar Pervin, bana, bu Kıyıköy yakını orman semtine nemi bile ulaşmaz okyanusun…

Ama sesler oldukları yerde kalır. İnsanlar ölür yeniden doğar.

Amcamın uduyla kalbime kazıdığı bir şarkıdır önce, halam istemiştir ondan. Söyler, kırmaz. Benim kalbimde bir yol kırılır.

“Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey

Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey

Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken

Dünyada senin aşıgın olmak ne saadet..”

Bir radyo programı olur, Yıldız Ayhan anons edilir. Dedem içlenir, sesimizi bile çıkarmamız gerektiğini biliriz.

Onun bıraktığı radyoda biz Beatles’ı ararız belki, büyüme sütü gibi içeriz “yesterday” melodilerini…

Bugünü anlamamış akıllarımızda dün, uzayda sallanan bir sestir sadece. Ama, geçer.

Sonra büyür bedenler, yürekler, bir Nazım bestesi ile tatmaya çalışırız özgürlüğün tuzunu, geçer sonra.

Daha genişler sınırlar, duvar çekenlere karşı koyar yüreğimiz, şarkılara tutunuruz Pink Floyd’un paçalarından.

Geçer.

“Olmalı mı olmamalı mı?” dır bazen, şehirdeki koca parkın gölüne giden yolda aşk.

“Gözlerim bir yerden aşina size”dir ilerlerken aynı yolda. “İstersen hiç başlamasın, bu hikaye eksik kalsın” da karar kılınır. “Sevdim seni bir kere…” der, dünyada yaşanan hepi topu 35 öyküden biri başlar ve günün birinde “Yollarımız ayrı derdin…”i daha çok dinlemeye başlar kulağın.

Geçer.

“Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın.”

Böyledir hep. İster içlenirsin eski şarkılara takılıp ya da kendi şarkını bestelersin. “Ben artık şarkı dinlemek değil, şarkı söylemek istiyorum.” diyerek…

Ama seni bugüne getiren şarkılar, tıpkı senden öncekileri olduğu gibi, senden sonrakileri de taşıyordur ay düşlerine doğru…

Oldukları yerde, sen hiç geçmemişsin yanlarından gibi…

Sonra bir gün.

Bahçende bir pazar uykusundan uyanırsın, tanıdık, keskin, içten ve belki biraz yorgun bir sesin, seni oluşturan toprağın tüm katmanlarını yırtarak ortaya çıkması yüzünden. Alaşağı eder seni anılar, neden ağladığını bilemezsin. Yıldız Ayhan’dır, yan bahçededir, aşka gelmiştir ve inletmektedir gökyüzünü. Gökyüzüne bakakalırsın. O radyo programındasındır sen şimdi, aradan neredeyse 40 yıl geçmiştir.

Sonra bir gün.

Yine o bahçelerden birinde Ahmet Özhan’a dersin, halanın dediği gibi, “Ahmet ağbi, biliyor musun sen yıldızlı semaları?”

Bilmez mi?

Kırmaz, söyler.

Bunun adı mucizedir.

Ve…

Bak, tam oradadır işte 10 yaşın. O fotoğrafın içinde…

Daha ağrımamış, içine başka sesler dolmamış çocuk başın.

Görsel kynağı:

ploop26.deviantart.com