Gerçekler acıdır derler ya, ne kadar doğru değil mi? Gerçekler bazen bizler için öyle acı olsa gerek ki, o acıya katlanmamak için yeni gerçeklik yaratmayı tercih ederiz. Işte o zaman kendimizi daha bir huzurlu, daha bir mutlu hissederiz. Hakkımızda düşündüklerimiz daha bir olumlu, diğerlerine kıyasla daha üstün durur.

Mesela, trafik probleminden bahsederken, hep “üçüncü kişiler” sorunları yaratır. Yani, sorunu anlatan kişi kendini bu problemin dışına koyar.

Gençlerin kendilerini yetiştirmekte yetersiz kaldığını söyleyen yönetici, 25 sene önce öğrendiği bilgilere dayanarak ve günümüz gençliğini anlayamadığı halde bu yorumu yapmaktan çekinmez…

Komşusunun davranışını tasvip etmeyen bir kadın, kendi tercih ettiği düzenin daha üstün olduğunu düşünerek eleştiriyi yargıya döndürmeyi normal sayar. Komşusunun içinde bulunduğu duruma vah vah eder…

Hepimizin ara sıra başvurduğu bu yöntem acılarımızı dindirir… Ta ki bir gün acılarımızla yüzleşmek zorunda kalana kadar…

Trafik, üçüncü sahısların olduğu gibi kendi sorumsuz davranışlarımızın da tetiklediği bir sorundur. Sorunun bir parçasıyızdır aslında. Ama kim ister üst düzey toplantıların yapıldığı bir ortamda sorunun bir parçası olduğunu itiraf ederek itibar kaybetmeyi?

Yönetici, kendini geliştiremediğinin farkında olduğundan, eski bilgilerini savunur, yeni bilgilerle gelenlere laf ederek, içinde ki sızıyı dindirir. Oysa biliyordur ki, 25 yıldır oturduğu koltuğu bir 15 yıl daha koruyabilmek için, bu taktiklere bilinçli ya da bilinçsiz başvurmak zorundadır. Istemez kaptırmak koltuğu, evde çoluk çocuk, üzerinde yorgunluk vardır…

Kendi düzeni dışında bir düzene sahip olmak istediği halde olamayan komşu, kocasına anlatırken olayı, rahatlar. Onay da alırsa, değmeyin keyfine…Biraz buruktur ama göstermek istemez kimseye, güçlü olmak, zayıf durmaktan daha üstün nasıl olsa…

Aslında demek istiyorum ki, toplumlar değerlerini kaybetti mi işler zorlaşıyor olsa gerek. Ama daha da zoru, duygulardan bazılarına daha fazla prim verildiğinde, dengeyi epey bozar olduk. Uzüntü örneğin, artık kimsenin sevmediği bir tabir oldu. Üzülen değil, hep gülen ister olduk. Ağlayan değil, hep neşeli olanla bir olmayı ister olduk. Sıkıntıda olana dost olmaktansa, hayatı hep iyi olanlarla birlik olmayı yeğler olduk.

Hep güçlü gözükebilmek uğruna, ağlamanın rahatlığını unuttuk. Hep bütün durmak uğruna acımızı dile getirmekten çekinir olduk. Hırslarımız uğruna, insan olmayı unutur olduk. Doğamızın bize verdiklerini iter olduk. Örneğin altı temel duygumuzla barışık mıyız? Hüzün, korku, kızgınlık, neşe, sevgi ve huzur… tüm bu duyguların varlığını kabul edebilirsek, kendimize daha iyi davranabilir, karşımızdakini daha iyi anlayabiliriz.  Gerçekler acıtmaya başladığında duruma farklı bir gözden bakmayı başarabiliriz. Acılarımızı daha sağlıklı dindirebilir, eski alışkanlıklarımızı değiştirmeye açık olabiliriz.

Görsel kaynağı:

http://frodok.deviantart.com/