Çok şehir gezdim ben küçükken. Doktor olan rahmetli babam sık sık tayin olurdu ben ilkokul yaşlarındayken… Siyasi görüşü, ödün vermez duruşu, lafını sakınmayışı ve belki de gerçekten başka illerde kadın doğumcu ihtiyacı doğduğu için, sık sık tayin ediliyordu. Üstünde çok konuşulmazdı, hayatımızın gerçeğiydi bu sanki. İlkokulu dört ayrı şehirde okudum. Hiç birinden sene sonu karnemi alıp ayrılamadım, bazılarında ilk karnemi aldım, sömestre bitirdiklerim de oldu, arada ayrıldıklarım da…

Tam bir kente, mahalleye, okuluma alışır, mahalle arkadaşlarıma, sınıf öğretmenime, derslere, ortama uyum sağlar, sevmeye başlardım ki, babam akşam yemeğinde haberi verirdi.

“Tayinim çıktı. Gidiyoruz”

Bir de gideceğimiz kenti söylerdi. Hemen gidip haritada yerine bakardık. Plaka numarasını öğrenirdik. Babam önceden gider, devlet hastahanesinde çalışmaya başlar, bir de muayenehane bulur, ona yakın bir ev kiralar, bizde bir hafta sonra onun arkasından eşya yüklü kamyon önde, biz arkada o kentin yolunu tutardık. Hayat daha kolaydı. İşler halledilirdi. Annemim tek derdi kamyondan eşya düşmemesi ve yağmur yağıp ıslanmaması olurdu. Ya da bize o kadarını yansıtırdı. O seyahatlerde, içimde sıkıntı değil daha çok heyecan hissini anımsıyorum.

Tayinim çıktı haberi, öyle mutsuz bir haber gibi değil, kızarak, öfkeyle de değil, normal sıradan bir şeymişcesine karşılanırdı bizde. Annemin de aşırı bir tepkisini hatırlamıyorum. Alışmıştı sanırım. Çevremizde tayin olan memurlar çok olurdu zaten. Yeni vali gelmiş, hakim bey tayin olmuş, veteriner sürülmüş.Bu cümlelerle büyüdük… Ben daha yokken ya da çok küçük olduğum için hatırlamazken başlamış bu kent değiştirmeler, önce mecburi hizmet için, sonra askerlik için… Sonra da çeşitli nedenlerle. Ben kendimi ilk bildiğimde Ankara da idik. İlk anılarım orada. Oysa Ankara annemlerim 5.kentleri, oradaki ev 7.evleriymiş.

Kendimi hatırladığım en eski sahne Gençlik Parkı’nda, ağbimlerin ortasındayım, elimde uçan balon, sırayla tutuyoruz, daha çok ben, annem babam önde kolkola, biz onların önünde arkasında koşturuyoruz. Babam nöbetçi ya da icapçı değil demek ki, eve gelmiş ve yorgun argın bizi Gençlik Parkına getirmiş. Daha mutlu bir an yok. Üstümde annemin diktiği önü köpek işli kadife elbise. Dünyanın merkezi o an kesinlikle Gençlik Parkı!

İki ağbim okula gidiyordu. Demirlibahçe semtinde Demirlibahçe İlkokulu. Onlara çok özenirdim. İlk hatırladığım duygularımdan biri de bu. Çok güçlü bir duygu..

Sanki uzun yıllar bilinçli bir engellemeyle okula gönderilmedim ben… Sanki gidebiliyordum da izin vermediler… Uzuun yıllar… Ağbimler ellerinde kocaman çantaları, koltuk altında Gençlik Ansiklopedisi (nedense en çok onu istedim), siyah önlük, hergün değişen bembeyaz kolalı yakaları ile çok havalı şekilde okula gidiyorlar!

Ben ufaklık evdeyim. Onlara nasıl özeniyorum anlatılmaz. Okuldaki olaylar, öğretmenleri, arkadaşları hakkında konusuyorlar, bazen onlar eve geliyor, masaya oturup ciddi ciddi ödevler yapıyorlar, anlamadığım laflar ediyorlar, benden kopmak üzereler. Hissediyorum. Onların hayatında hep ben vardım, şimdi onlar başka, benim bilmediğim bir dünyaya ait olmaya başlamışlardı sanki.

Sabah ikisi okula gidince hüzün kaplıyor beni. Oysa ev sahibimizin kızı Aysel var, üst kat komşum Sami var. En önemlisi de yan apartmanda kalbimi hoplatan uzun kaküllü Eser var. Eserle birlikte zıplayarak yüksek bahçe duvarına oturup, Aysel ve Sami’yi bekliyoruz bazen… Ben onların biraz geç gelmesini istiyorum mesela. Daha çok yalnız kalmak için onunla. Bunu çok iyi hatırlıyorum. Ama onlar geldiklerinde de mutluyum. Saklambaç, seksek, güzellik-çirkinlik, evcilik, ip atlama oynuyoruz. Oğlanlar da daha küçük bize uyuyorlar demek… Çok koşuyoruz bir de biz. Oyunu anımsamıyorum ama dördümüz nefes nefese tüm gün koşuyoruz Demirlibahçe de. Anormal susuyor ve su içiyoruz sık sık… Herşey güzel ama en büyük derdim okul… Abimler gibi akşamları bir deftere bakarak Gençlik Ansiklopodisinde bir şeyler aramayı, sonra o kocaman, herşeyin içinde olduğu kitabı koltuğumun altına alıp okula gitmeyi istiyorum.

Bale okuluna gidiyorum bu arada. Mrs. Femnen Bale Stüdyosu. Çok seviyor Mrs. Femnen beni. Kırık Türkçesi bana çok sevimli geiyor, bale annemim özenci tabii, ama yaşıtım kızlarla bale okulunda eğleniyorum da. Eğlendiğimi anımsıyorum başka hic bir figür yok aklımda. Oysa 2 sene haftada iki kez. Az değil!

Nota defterim, ev ödevim, bale dersim ve öğretmenim de var. Ama aynı şey değil! Bale bu. Gerçek okul değil. Haksızlık… Önce ağbimlere yalvarıyorum beni de okula götürün diye. Yasak diyorlar. Sonra annem babama ağlıyorum, yalvarıyorum, beni de okula yazdırın diye… İzin çıkmıyor. Hep onlar izin vermedi diye gidemedim sanıyorum…

Sabir fikir olmuş okul bende. Anneme ve babama nasıl yalvardım, nasıl ağladıysam, bir gün annem çareyi beni okula götürmekte buluyor. Bu hikayeyi yer yer ben de anımsıyorum, bazı anlar çok net, ama en cok annemden dinledim senelerce. Karıştı ikisi.

Hayatım boyunca hiç unutmadığım o gün… Çok mutluyum. İşte işe yaradı. Okula gideceğim sonunda. Annemle elele tam okul binasına girerken benden büyük, kocaman beyaz kolalı kurdelalı,kırmızı çantalı bir kız giriyor okula… Hiç unutmuyorum, yandan iki örgü saçlarını savura savura merdivenlerden çıkıyor. Tek başına… Annesi yok. Kocaman. Havalı. Kırmızı çantalı. Boyu benden uzun, saçı uzun, kurdelası büyük, çantası kırmızı… Hayatımda kimseye o kıza özendiğim kadar özenmedim ben. Rüya gibi bir şey. Ağbimlere de özeniyordum ama işte o farklıydı, benim gibi kızdı. Hem daha uzun, daha büyük, daha herşey…

Heyecan içindeyim. Kıvırcık saçlı gözlüklü Müdire Hanım’ın kocaman odasında tanışıyorum belki de otoriteyle ilk kez. Kader anım… Korkuyor ve heyecanlanıyorum. Hayallerim gerçek olacak. Çantam da kırmızı olmalı. Ama aynısı. Okumak değil derdim. Okullu olmak. Üstelik şimdi bir fantezi daha eklendi. Bizim mahallede kimsede görmediğim kadar güzel kırmızı bir çanta. Off kendimi Gençlik Ansiklopodisi ve o kırmızı çantayla düşündükçe nefesim kesiliyor. Yandan iki örgü yapamayacak kadar kısa olan saçlarıma dokunuyorum. O kadar uzun olmaz ama annem muhakkak becerir örgü yapmayı.

Annem soruyor .

“Hiç mi imkanı yok okula başlamasının? Çok istiyoruz. Lütfen onu da okula alın.”

“İnönü gelse, bize emretse alamam, henüz yaşı tutmuyor. Yasak!” diyor kıvırcık saçlı otorite.

Kocaman odada, kocaman masada oturan, okulun sahibi olduğunu düşündüğüm o yaşlı kadın annemden bile daha önemli benim hayatımda o an. Nasıl oluyor da bu kadar istediğim halde, abimler de orada okuduğu halde, annem de izin verdiği halde beni okula almıyor? İnönü bile gelse hem de? İnönü nün radyonun üstündeki resmi geliyor aklıma… Asıl sahibi o mu okulun?

Gerisini annemden çok dinlediğim için onun ağzıyla anlatayım.

“Zaten yüzünün yarısı gözdü küçükken. Bir de üzülünce ya da öfkelenince daha da büyük açardın. Son umudun son çaren olan Müdire hanım da onay vermeyince artık bana ve babana da naz yapmayacagını anlayıp, sessizce içini çeke çeke ağlamaya başladın. Seni ikna edemeyince çareyi bu oyunda bulmustum. Çünkü laf anlamıyordun, ben istesem olur sanıyordun ama şimdi kıyamıyordum işte. İçini çeke çeke ağlamana… Koca gözlerini aça aça. Ağlamaktan utana utana ağlamana..

O kadar çok istiyordun ki… Çaresizdi m.Bir şeyler demek, yapmak istedim.

“Peki” dedim, Müdire Hanım’a göz kırparak “İnönü bile gelse kayıt edemesseniz, o zaman söz verin, gelecek sene için ilk benim kızımın adını yazın listeye. İlk o başlasın okula. En güzel sınıfa, en güzel yere… Olur mu?”

Sana bir umut doğmuştu. Yeni bir çare. Ağlamayı kestin.

Gülümsedi anlayışlı kadın. Seni yanına çağırdı. “Gel bakalım”. Masasının yanına gittin. Burnunu çeke çeke..

Eline dolmakalemini alıp önündeki kağıda koacaman bir (1) rakkamı yazdı, sana bakarak “Adın ne?” diye sordu. Sen heyecan, sevinç, korku içinde hala içli içli ağlamaya devam ederek “Ayşen” dedin. Soyadın? “Keskin” “Tamam bak işte şu anda, seni gelecek seneye kaydettim. Artık kayıtlı sayılırsın. Gelecek senenin ilk öğrencisi sensin. Kimse senden önce kayıt ettiremez. Oldu mu?”

Hıçkırıkların biraz kesildi. Ama tam değil.

“Bakayım” dedin kağıda tam emin olmak için… İlla gözlerinle görecektin. (ahh anne hic değişmedim)

Kağıda baktın. Birden suratın asıldı. Bana baktın. Müdire Hanım’a baktın. Kağıdı tutup çekip bana gösterdin.

“Olmamış ki bu.!!!”

Müdire Hanım yanlış yapmış, Ayşen değil Ayşe yazmıştı. Hayat boyunca karşına çıkacak bu iki isim hatasını yakalamıştın.

Az önceki acılı halin yerini kararlı bir isyana bırakmıştı. Hemen gözlerini silip, burnunu çekerek; “Ama burda N yok!” diye minicik parmağınla Ayşe isminin yanındaki boşluğu gösteriyordun ikimize… “Bu benim ismim değil!”

Okumayı, oyun oynar gibi ağbilerin sana çoktan öğretmişti ben nasıl olduğunu bile anlamadan… Müdire Hanım odaya geldiğimizden beri inandırıcı olmak adına takındığı ciddi havadan çıkmıştı, bu sefer yüksek sesle çok içten kahkaha attı.

“Aferin! İşte şimdi bunu da bildiğin için, seni bu okula almaya kesin karar verdim. Ayşen KESKİN. 1964-65 Öğretim Yılında Demirlibahçe İlkokulu’na kayıt oldun.Tebrikler!”

Orasını bende çok iyi hatırlıyorum. Ohh demiştim kendi kendime… İyi ki öğrenmişim okumayı yazmayı. Ya bilemeseydim? Ya yanlış olsaydı isim. Giremiyecektim okula!

Müdire Hanım’ın odasından çıktık, etraf sessizdi, öğrenciler sınıflarındaydılar. Gururluydum. Hayatım boyunca çok sevdiğim okul kokusu vardı etrafta. Girerken duymadığım kadar bir sahiplenme hissi duyuyordum. İşler tıkırındaydı.

O an tek istediğim gelecek senenin ilk kayıtlı öğrencisi olduğum haberini ağbimlere vermekti.

Ama birden içim sıkıştı. Önemli bir mesele vardı. Yan apartmandaki uzun kaküllü Eser’in de benim adımın yazıldığı aynı listeye yazılmasını ve aynı sınıfa gelmesını sağlamak gerekiyordu.

Seke seke annemin yanında yürümeye başladım. Eser’e okuma yazma öğrenmesini söylemeliydim, yoksa okula almazlardı. Neyse ağbimler öğretirdi herhalde ona da…

Henüz bilmiyordum ki o okulda sadece bir sömestre okuyacak, sene ortasında başka bir kente doğru yol alacaktım. Arkamda Sami, Aysel, seneler sonra sadece bir metre olduğunu keşfettiğim yüksek bahçe duvarı, teneffüste arkadaş olmayı deneyip başaramadığım kırmızı çantalı havalı kız, beni çok seven Mrs. Femnen, dünyanın merkezi Gençlik Parkı ve en çok uzun kaküllü Eser’i bırakarak.