Resmen bir bayankuş olduğum ve yazar sözcüğü ile adımın arasına üst üste iki nokta girdiği günden beri bir haller oldu bana…

Hep yazıp durduğum ve hiç kimsenin ne yazdığımı bilmediği; sadece sözcüklerin dostluğuna sığındığım bir dönemim var. Bakıyorum da şimdi şuursuzca yazmışım da yazmışım… Kimsenin ne yazdığımı bilmemesi hayırlı olmuş aslında. Çünkü daha çok isyanlarımı, pişmanlıklarımı, kederlerimi, acabalarımı anlatmışım. Kaleme sarılmak denir ya; severim o deyimi ve de kaleme sarılmayı. Sıkıca da sarılmışım… Uzun mektuplar yazmışım, güncelere anlatmışım derdimi, bir dolu defterim olmuş sırlarımı paylaşan. Ve yıllar boyunca sözcüklerle bir çeşit hasta/terapist ilişkisi içinde olmuşum. Konu sıkıntısı yaşamamışım hiç. Her daim aynı başlık altında kaleme alınan duygularım için cebimdeki bir avuç sözcükse yetmiş de artmış bile… Ama şimdi öyle mi?

Biz birbirini çok iyi bilen ve tanıyan; dostluğu bin yıl öncesine dayananlarla birlikte birbirini hiç tanımayıp görmemiş olan ama yazarak yaşıyor olma ortak paydasında birleşen bayankuşlar bir araya gelip de dallarımızdan şakıyor olduğumuz günden beri dostluğuna sığındığım sözcüklerden fazlasına ihtiyacım var. Şimdi daha iyi bir okuyucu; daha iyi bir gözlemci olmalıyım diyorum kendi kendime. Hem iyi bir masalcı olmalı, ara sıra küçük keyifler sıkıştırmalıyım hayat karmaşasının arasına; Hem de güncelin izini sürmeliyim, masallara uzak gerçek dünyanın hatırına. Hem bir düş gezgini olmalıyım anlamlar arayan. Hem de gerçek dünyanın sırtımıza yüklediği anlamları sorgulamalıyım, iyi ya da kötü. Konu bulmak mı? Konular üstüme üstüme geliyor desem yeridir zaten. Sabah olup derin derin içime çektiğim nefesi bile yazasım var artık!

Küçük kızıma neden sinemaya gittiklerinde en iyi arkadaşıyla yan yana oturamadığını sorduğumda “yaramaz çocukları akıllı kızların yanına oturtuyorum, kimse itiraz etmesin” dedi öğretmenim, cevabını aldım. Gel de yazma şimdi bu konuda; ah şu yaramaz çocuklar, ne işler açtılar hayatları boyunca akıllı kızların başlarına… Boyalarını yiyebilecek kadar tutkulu ressamlardan, Kendimiz de hayat yolunda dengede kalabilmek adına sonsuz çaba sarf ederken ipin üzerinde duruşlarını şaşkınlık ve hayranlıkla izlediğimiz ip cambazlarına kadar hakkında yazmak istediğim bin türlü kimlik ve kişilik var aklımda. Yemek için elime aldığım nardan; dışarı çıkarken başıma geçirdiğim şapkaya kadar her şey hakkında yazasım var!

En çok da sevgili aşk meşgul ediyor beni. Aşka tutulmalar, aşka adanmalar, aşk çocukları, aşkla kutsanmış ömürler… Şubatın sihrinden midir yoksa biz onunla her zaman mı böyleyiz bilmem ama aşkla başlayan ve aşkla biten cümleler kurmak, etrafı biraz pembeye boyamak hiç de fena olmaz gibi geliyor bu günlerde bana. Yazıya oturduğum zamanlardaysa düşünüyorum bazen: Ne zaman yazdığım mı? Ne zaman okuyor olduğunuz mu? Ne anlatmak istediğim mi? Ne anladığınız mı? Yazarken benim aklımda olan mı? Okurken sizin aklınızdan geçen mi? Sözcüklerin gücü mü? Anlatımın etkileticiliği mi? Hangisidir acaba daha önemli olan… Hangisi yazıyı daha değerli kılıyordur? Tüm bu soruların cevabıysa bence Özdemir Asaf’ın şu mısralarında gizlidir:

Yazmasam değil,

Yazıp üstünü çizsem…

Ne olur.

Ya bir şey, ya bir şey değil…

Biri gelir, altındaki yazıyı,

Biri, üstündeki çizgiyi okur.