Bir an hayal edelim: Kütüphanede harıl harıl bir kitaba ulaşma çabasındasınız; aramadığınız kat, bakmadığınız raf kalmamış. Künyesi kesin yanlış yazılmış diye hayıflanırken yetkililere, birden kafanıza bir kitap düşüverir, hani ancak bu kadar alakasız olabilir denecek cinsten. Geçenlerde başıma gelen durum yaklaşık böyle idi. Peçevi Tarihi’ni bulmaya çalışırken, elim Murat Bardakçı’nın “Son Osmanlılar”ına takıldı. Okuyanınız var mı bu kitabı? Yoksa ben çok mu geç kalmışım acaba? Bu sefer amacım bir kitap tanıtımı yapmak değil, hüzünlü bir hikayeye davet etmek sizleri. Durmaksızın bir okuma serüveni ile bir iki günde buruk bir kalp ile yolcu ettim tüm Osmanlı hanedanını.

Sonun başlangıcı bir gece düşünün, günlerden çarşamba, Recep ayının yirmi sekizi ki 1924 senesinin mart ayının beşine denk gelmektedir. Hava ayaza çalarken,  kendine has bir sessizlikte Siklon ekspresine adım atan sultanzadeler, hanım sultanlar, kadın efendiler… Sesler hüzüne yatkın, yüzler şaşkın. Saraydan çıkartılırken aileye eşlik eden askerlerin gözleri yaşlı. İşin içinde vebal ve günah var. Hayatın en güzel demi çocukluğun keyfine ise diyecek yok. Yitirilmemiş merak duygusu, trene ilk defa binmenin heyecanı ve yeni yerler görecek olmanın sevinci.  Gelecek yılların hanedan reisi Mehmet Orhan’ın dayısı ile yollarının ayrılışının ilk günü:

“Çok yaşa Mustafa Kemal! Beni dayımdan kurtardın…” Aradan geçen bir ömre rağmen hiç değişmeyen saray aksanı ile sessiz bir itirafı var Sultan Orhan’ın:

“Çarşamba günlerini uğursuz sayar, hiç bir önemli işimi o güne bırakmam. Sadece ben değil, bir çok Osmanoğlu da böyle… ”

İşte o vakit, 36sı erkek 48i kadın ve 60ı çocuk 144 kişi idiler. Şehzadelere 24 ile 72 saat, sarayın kadınlarına ise bir hafta ile on gün arasında önem sıralarına göre değişen süreler tanınmıştı. Dağıldılar… Her yıl yeniden toparlanacağız ümidi ile araya uçurumlar koyarak dağıldılar. Muhakkak hiçbirimizin bilgisi öğrenmiş ve görmüş geçirmiş olduğumuzun ötesine geçemez. Aralarında ışıksız otel odalarında ölenlerden tutun da İngiliz ajanı diye yaftalanıp ecnebi zindanlarda çürüyenleri olmuş. Kimileri güzelliği ile Fransız dergilerinin kapaklarını süslerken kimisi Fransa’nın bir şehrinde Amerikan askerlerinin bulunduğu mezarlığın bekçiliğini yapmış.

Serde saltanatın bahşettiği soyluluk var ya, yine de el etek öpmeye gelen kullar boş çevrilmemiş, şehzadelerin ölümü sonrası kadın efendiler rehine verip hamam taslarını, sokağa bozukluklar saçmışlar. Saray gelenekleri minik hatıralar eşliğinde yaşatılmış. 1987 Fransa’sında en çok satılan kitap unvanını alan “Ölmüş Bir Prenses Tarafından” adlı romanın yazarı Kenize Murat, annesi Selma Hanım Sultan ve aile efradından bahsederken:

“Pilav hiç sade yenir mi? Üstüne nane limonatalı sosa batırılmış marul konulur. Hanım sultanlar böyle görüp, böyle bilmişler.”

Bu nev-i beşer kederini seslendirmeyi sevmemiş zira ya unutmaya çalışmış ya da yıllar yılı kaçmış eşten dosttan. Fakat kimisi yaşanılanları unutturayım derken, ne acıdır ki kendisi unutulmuş: Kahire’de, Nice’te, Sofya’da, İskenderiye’de, Şam’da, Kotwara’da…  Velhasıl-ı kelam o ihtişamlı hayattan miras kalan parasızlık, en büyük dert olarak sürekli karşısına çıkmış ailenin. Memleketinden çıkarılan hiç bir hanedanın, Osmanlılar kadar sefalet çektiği görülmemiştir.

Bu ailenin bir yorgunluğu daha vardır ki soğuk yeller estirir gurbet ellerde hayallerine: Vatansızlıkları… Çoğu Fransız pasaportundaki “Son Altesse” kaydı altında milletsiz olarak geçirir son demlerini. Daha önce hiç fark ettik mi TC kimliğimizin değerini? Ya da var mıdır aramızda bir gönül bağı o kağıt parçaları ile? Orhan Murat Sultan, 24 bin 986 gün sonra bir akşamüstü “Osmanoğlu” soyadı eşliğinde, elinde yepyeni nüfus cüzdanı ile ayak basar İstanbul’a. Altmış sekiz senelik muhacirlik bitmiştir sonunda…

Görsel www.msxlabs.org adresinden alınmıştır.