Canavar kadınlara ithafen.

İsimlerinizi vermeyeceğim. Hormonlarınızla savaş halinde olduğunuz kendimden biliyorum. Orman giderek daha karanlıklaşıyor, küresel ısınma da var.

Biliyorum o yüzden böyle delirmeniz. Hiç sevmedim sizi baştan söyleyeyim ama anladım da aynı zamanda…

Aniden oldu. Masamın başında oturmuş sakin sakin çalışırken içimde bir sıkıntı hissettim.

Nedensiz, gereksiz, tanımlanamayan bir sıkıntı.

Aklımdan, son bir iki saate göz atınca da, bu sıkıntının nedeninin iki canavar kadın olduğunu keşfettim.

Yahu ne gergin kadınlarsınız, üstelik de ne çoksunuz dedim yüksek sesle.

Bir gün gelecek, biri sizi feci şekilde ifşa edecek, ben de ifşa edecek kişiyle dergimde röportaj yapacağım diye,  gizli bir hedef koydum kendime.

Bazen kendi piyesimin içinde rol keserim ben.

Yine öyle oldu.

“Hanımefendi çok biliyorsunuz da siz niye yazmıyorsunuz bu konuda bir şeyler?” dedi alt ben.

Meydan okuyan alt bene şöyle bir bakan üst ben, anında oltaya geldi; “Madem istiyorsunuz, yazayım o zaman.” dedi. İki kadından da böyle bir diyalog beklenirdi zaten.

Ben mi?

Kabul ediyorum canavarlaşabilirim.

Canavarlaşıyorumdur bilmeden.

Bazen ben de canavarım.

Öyle miyim?

Geriye dönüp bakalım, kimler gelmiş kimler geçmiş!

Tanıdığım ilk canavarlar

İlkokul arkadaşlarımın anneleri

Onları şu halleriyle anımsıyorum. Tık tık topuklarıyla okula gelir, öğretmenimizi yakalar, onu boğarlardı. Havalı havalı nasılsınız efendimler, ay yine çok güzelsiniz maşallahlar, bizimki çok çalışıyor evde, oğlum artık çalışma diyorumlar… Sonra da taaaak diye “Uzun diye biraz arka sıraya oturtmuşsunuz ama göremiyormuş, derse katılılamıyormuş öne geçmek istiyormuş, halledelim ne olur bunu!” diye esas meseleyi ortaya koymalar…

Okuma bayramında en etkin olmalar. Sırık kadar oğlanları küçük boyluların önüne geçirme çabaları.

Rontta, sınıfın fakir çocuğuyla eşleşen prenses kızlarını, zengin bir oğlanla eşleştirmek için yemeden içmeden kesilen anneler.

Geçen yıl, 10 Kasım’da şiir okuduğu için bu sene okumayan yavrusunun şiir okumak istediğini geceleri ağladığını, çok üzüldüklerini anlatanlar…

Bizim zamanımızda yerli malı haftaları vardı. Anneler de gelirdi bazen, yiyecekler içecekler dökülürdü ortaya, yerdik içerdik birlikte. Ben çocuğuna en pahalı yiyecekleri alan, bir şekilde diğerlerini ezen kadının, upuzun dişlerini, sivri tırnaklarını görür, ondan korkardım.

Bizim öğretmenimiz hüzünlüydü. Omuzları ağrırdı hep. Zengin yavruları seven öğretmenlere benzemezdi bana göre, çocukların hepsini severdi. Ama okuldaki Aysel Öğretmen’in canavar annelerle haşır neşir olduğunu, canavar çocuklarına daha iyi davrandığını bilirdim. Kendi öğretmenimi daha çok sever, geçerken yanından sorardım hep; “Öğretmenin boynunuz ağrıyorsa, biraz ovalıyım mı?”

Minik parmaklarım acıyana dek, kokusunu içime çeke çeke ovardım güzel öğretmenimi.

(Yarın; Vay sen benim müşterime nasıl gidersin?)