Ben annemi hiç bilmediğim bir yere yolculadım bundan 1 yıl 3 ay önce. İçimdeki boşluk her gün biraz daha büyüyor. O bana uzaklardan bakıyor, gözlerinde hep bir endişe var biliyorum. Ya bir şey olursa, uyuyamazsa, üşürse, üzülürse, hasta olursa, yemek yemezse diye…

Küçüktüm çok ağladığımı hatırlıyorum annem ve babam ölürse diye. Nereden, nasıl aklıma geldi bilmiyorum ama çocukluk işte. Herkes yemek sofrasındaydı dün gibi hatırlıyorum ben salona gitmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Neden diyorlar? Cevap yok! Onlara bakıp daha güçlü bir şekilde ağlamaya devam ediyorum. Kızmaya başlıyorlar. Ne zaman sustum bilmiyorum, bildiğim o gün anneme ve babama hiç birşey olmadı. Ama ben o anı aklımdan hiç çıkarmadım. Ne zaman içim sıkılsa, hani insan kendini kötü hisseder ama ne olduğunu bilmez ya, ben hep o endişeyle yaşadım işte. Anneme ve babama birşey olursa diye. Annemin benim için her an hissettiği endişeler, benim de kanımda kaynıyordu daha çok küçükken ben.

İlkokuldayım teneffüs zili çalıyor ve herkes koşarak dışarı fırlıyor ama yarı yolda ayağım kayıyor ve düşüyorum. Dizimden oluk oluk kan geliyor. Eve telefon ediyorlar. Annem on dakika içinde okulda. Dikiş atılıyor, iğne yaptıkları için acımıyor ama korktuğum için ağlıyorum bir de kan görmeye dayanamam hiç. Annem yüzümü okşuyor, ağlama geçecek diyerek. Onun yüzümü okşayan elleri kadar iyileştirici hiç bir el yok bu dünyada. Çocuk kalbimle yüreğimde hissediyorum. Eve dönüyoruz benden mutlusu yok, yemekler önüme geliyor, televizyon açılıyor ne dilersem o oluyor. Dizim mutlulukla iyileşiyor.

Bisikletim kırmızı Pinokyo. Almancılar vardı bir zamanlar yurtdışında yaşayan herkes Almanya’ dan gelmişti sanki.  Biraz görgüsüz mü olurlardı ne? Koca koca arabalar, yeni yuzler, yaz boyu yabancı plakalar eksik olmazdı bizim orada. İşte o arabalardan biri evimizin bulunduğu sokağın başından hızla gelirken, bende bisiklete binmeye çalışıyorum. Park etmiş bir arabaya elimi dayayıp arabanın geçmesini bekliyorum. O da ne! Ağır çekim hatırladığım arabanın bana yaklaşmakta; benimse sokağın ortasına doğru düşme halinde olduğum. Burnumun dibinde acı bir fren sesi. Ablamlar balkonda olanı biteni görüyor. Telaşla arabadan çıkan adam, bana kızarak birşeyler söylüyor ama çok korkmuşum hiç bir şey hissetmiyorum. Eve doğru suçlu suçlu ilerliyorum. Ablamlar tarafından bu olayın söylenmemesi için bir pazarlık hali. Gizli kapılar ardında yapılan pazarlıkta bisikletimle arama biraz mesafe koyuyorum ve bir süre boyunca onlar ne derse yapmaya söz veriyorum. Çok sürmüyor tabi. Onlar ipin ucunu kaçırınca ben de tüm gerçeği anneme açıklıyorum. Azar sırası şimdi onlarda…

Yazları iki katlı evimizin balkonu ve merdivenleri hep doludur. Orası bizler ve komşularımız için akşamları sinema salonudur. Ay çekirdeği ve kabak çekirdeğinin üstüne antep fıstığını birlikte yedinizmi hiç? Yanında Çamlıca Gazozu’yla muhteşemdir. Kimler gelir, kimler geçer o filmlerde. En çok Hababam Sınıfı’ nda güler ve yine en çok Adile Naşit ve Münir Özkul ağlatırdı beni. Birini anneme birini babama benzetirdim.

Çocukluk hayal dünyasını gerçeğe dönüştürür ve hayallerinizi gerçekleştirmek için paraya ihtiyacınız yoktur. Mahalledeki arkadaşlarıma kafamdan uydurduğum oyunu anlatıyorum. Çok fazla tekrar da yapmamıza gerek yok ama temsil yaklaştıkça provalarımız artıyor.

Oyunun provalarını bizim evin bahçesinde yapıyoruz malum perde bahçeye gerilecek, son hazırlıklar da  tamam. Evlerden eski püskü kullanabileceğimiz ne varsa toparlıyoruz. Bahçeye perde germe ve müzik işi ablamların. İzleyiciler için de evin çevresindeki inşaatlardan arakladığımız tuğla ve kalasları kullanıyoruz. Bilet işi ise çok kolay, sinemadaki abiler bize hazır biletlerden bir koçan veriyorlar. Küçükler için giriş 250 kuruş, büyükler için giriş 500 kuruş.

Para vermeye razi olan bir kaç çocuk ve razı olmayan diğer çocuklara oyunumuzu oynuyoruz.  Kazandığımız para dondurmaya gidiyor ama alkışlar kulaklarımızda gururla tınlıyor.

Ben mahallenin hem muhtarı hem de güzel sesli kızıyım. Kim nerede ne zaman ne yaptı nerede oturuyor soruları genelde bana sorulur. Şarkı söylediğimi ve daha o zamanlar beste yaptığımı söylememe gerek yok sanırım. Keşke teybe kaydettiğim şarkıları birileri saklayabilseydi. Çok isterdim. O zamanlardan bugüne bir tek Milliyet Çocuk Dergilerim kaldı. Her yıl ciltli ve her bir dergi içinde dünya klasiklerinden birinin çizgi romanı var. Benim başucu kitabım hep Milliyet Çocuk oldu. Afacan beşler, gizli yediler ve Kemalettin Tuğcu serileri de tabiki.

Çocukken ne yaşarsanız ileriki yaşamınızada onu götürüyorsunuz. Ben hep mutlu yaşamak istedim ama içimde hep bir endişe vardı. Zaman zaman tökezlediğim, aldatıldığım, yenildiğim, mutsuz olduğum çok olmuştur. Annem ve babam sevgi ve mutlulukla bana bakarken ben onlara içimdeki fırtınayı hiç hissettirmemeye çalıştım. Onlar beni hayatım boyunca nasıl korudularsa, yaşları ilerledikçe bende onları aynı özenle korumak istedim ama hep bir endişeyle. Mutsuzken gülmeyi, açken tok durmayı, düşmüşsem bile ayakta durmayı ben böyle öğrendim. Onlara belli etmeden.

Annem giderken içimde büyük bir boşluk oluştu. Önce inanmak istemiyorsunuz. Sonra herşey flu. Hiç bir şey eskisi gibi değil artık. Çocuk olmak işte tam da bu anda bitiyor. Yüzünüz aynı yüz, bakışınız aynı bakış değil. Çok ağladığım o güne geri dönüyorum. Ya anneme ve babama bir şey olursa diye katıla katıla ağladığım o güne.

Sevgili anneciğim, bu kez gerçek, hiçbirşey bu anı geriye döndürmeye yeterli gelmeyecek biliyorum. Beni duyduğunu biliyorum. Endişe etme lütfen.

Uzaklarda ama iyiyim…