Geçtiğimiz günlerde Cnbc-e’de Finans Cafe programına konuk oldum. Amacımız da “Kadınlar zengin eş mi yoksa iş yaşamını mı; bir başka deyişle ekonomik özgürlüğü mü tercih eder”? sorusuna cevap bulmaktı.

İngiltere’de LSE (London School of Economics) tarafından yapılmış olan bir araştırma sonucuna göre eğitim seviyesi yüksek kadınlar, kariyer yapmak yerine artık zengin koca arıyorlar. Bu araştırma bulgusu ilk de değil aslında. Daha önceki yıllarda Virginia Üniversitesi tarafından yapılan araştırmaya göre kadınlar, ekonomik özgürlüklerini kazanabilecek durumda olsalar dahi evlenerek eşlerinin “kapsamında” yaşamayı tercih ettiklerini söylüyorlar. Amerika, İngiltere…  İsviçreli bilim adamları söylüyor, biz dinliyor gibiyiz. Türkiye’de bu kadar kapsamlı yapılmış, benim bildiğim bir araştırma henüz yok. Yapılmalı. Ancak sonrasında verilecek mesajlar hem psikolojik hem de sosyolojik değer taşıyor.

Programda, yalnızca kadınların değil, insanların ihtiyaçlarından bahsettim. Bugün her alanda kabul görmüş olan Maslow İhtiyaç Hiyerarşi Teorisine göre insanların ihtiyaçları 5 seviyeden oluşur ve en alttakileri karşılamadan en üstteki seviyeye geçmeyiz. En temel seviyede yemek içmek gibi çok temel ihtiyaçlar, ikinci seviyede barınma ve güvenlik, üçüncü seviyede sosyal aidiyet yani aile kurma, arkadaş edinme gibi ihtiyaçlarımız bulunur. Dördüncü seviyeye geçtiğimizde artık güç sahibi olmak, tanınmak gibi konular önem kazanır ve son seviyede potansiyelimizi gerçekleştirme ihtiyacımız vardır. Beşinci seviye, en az kişinin ulaşabildiği seviyedir ve dünyada var oluş sebebimizi tanımlar. Genel olarak dünya nüfusunun büyük bir bölümü üçüncü seviyenin üzerine çıkamaz. Bu nedenle de daha üst seviyeleri özlemez. Tadını bilmediğimiz bir yemeği özlemeyeceğimiz gibi…

Ancak bir kez kendi potansiyelinin farkına varmış ve iş yaşamında başarı kazanmış bir kişi, kadın olsun erkek olsun, eve kapanmak ve eşin hakimiyeti altında yaşamayı ancak iş yaşamından çok bunaldığı o “Her şeyi bırakıp gidesim var!” anlarında düşünür.

Öte yandan, aile kurma ve aidiyet ihityacımız üçüncü seviyede karşılanmadan kendimizi gerçekleştirmeye odaklanırsak da hep eksik kalan bir şeyler olduğunu biliriz. Bu yüzden, benim “İki arada bir derede kalmış” kadınlara önerim, ihtiyaçlarımızın ve potansiyelimizin tam olarak farkında olmak için daha fazla çaba sarf etmemiz olacaktır. Bunun için de kendimize şu soruları sıkça sormalıyız: “Beni en çok motive eden şey ne? Nerede daha mutluyum? Nerede daha bütün hissediyorum? Ne yaparken ve hangi roldeyken kendi potansiyelimi tam olarak kullanıyorum? Bu dünyaya ne yapmak için geldim?”

Bunun yanı sıra, araştırmalar gösteriyor ki, kadın olsun erkek olsun, iş yaşamından memnun olan kişiler bu mutluluğu ev hayatlarına da yansıtıyorlar ve hayattan aldıkları doyum büyük oranda artıyor. Yani iş yaşamında mutlu iseniz, bu evinize de olumlu yönde yansıyor; eğer mutsuz iseniz bu evinizi olumsuz etkiliyor. Bu durumda, “akıllı kadınlar” olarak, yapmaktan mutlu olduğumuz bir işi seçmeliyiz en baştan.

Bir psikolog gözüyle bunları söyleyebiliyorum ancak olayı sosyolojik açıdan da incelemek gerek. Bir düşünün, kadınların yüzde kaçı iyi eğitim almasına rağmen kariyer yapabilecekken vazgeçip zengin koca arayışına girebiliyor? Türkiye’de üniversite mezunu kadın nüfusu oldukça az. Bu da seçme şansı tanımıyor zaten. Kadınlar, bu durumda en iyi seçimin iyi geliri olan bir koca bulmak olduğunu düşünebilir.

Yıllardır pek çok kadın derneği, kadınların ekonomik özgürlüğünü kazanabilmesi ve potansiyellerini gerçekleştirmeleri için girişimlerde bulunuyor. Bunun yolu da öncelikle eğitimden geçer. Bugün “Kızlarımızı okutalım” kampanyaları boşuna mı yapılıyor? Kızlarımızı, ileride evde otursunlar diye mi okutuyoruz?

Bir de ekonomist gözüyle bakayım da ekonomiyi boşuna okumuş demesinler. Üniversite yıllarında bir ders için kadınların iş yaşamındaki yeri konulu bir araştırma yapmıştım. Verilere göre Türkiye’de çalışma yaşındaki kadınların yalnızca çeyreği çalışma hayatının içerisinde ve bunların çoğunluğu da tarım sektöründe çalışıyor. Bizler büyük bir yanılsama içerisinde, Türkiye zannettiğimiz “İstanbul”umuzu ve çevremizdeki işkadınlarını tanıyoruz ve bütünü kaçırıyoruz. Belki imkanları ve eğitimleri olsa, pek çok kadınımız iş yaşamında yerini alacak. Bu noktada kızmadan edemiyorum. “Madem okuyup ev kadını olacaktınız, neden üniversitelerde o kadar sene yer işgal ettiniz? Sizin yerinize çalışıp ekonomiye katkı getirecek ve üretecek kadınlarımız okusaydı, öyle değil mi?”