Kalabalıklar neden insanı sıkar ve zorlar? İletişim kurmaya en heveslilerimiz bile neden bir yerde pes eder? İletişimi kestikten sonra neden içimiz acır? Kabuğumuza çekilmek  en garanti yol olsa bile insan neden tedirgin olur?

Bu haftasonunu bunları düşünerek geçirdim tamamen. İçine girdiğim yeni gruplarda (gerek reel gerek sanal) ya kendim bu yaban konuma düştüm ya da sevdiğim birilerinin o hale geldiğini gördüm. Bir an her şey güzelken bir an sonra insanların aralarında nasıl lodos estiğine şahit oldum. İşte o yüzden kafamdakileri toplamak için yazıyorum şu an.

Eğer çok azını tanıdığınız kalabalık bir gruba girmişseniz orda mutlaka sizinle ters düşüp canını sıkmak için pusuda bekleyen biri olacaktır. Mizaç itibariyle başkalarını grup içinde aşağılayarak ilgi odağı olmayı seven biri olabilir, ya da sadece sizinle karakterinin çok temel bir noktasında uyuşamadığı için hırçınlaşabilir bu kişi. Nadiren gerçekten de iletişim konusunda öksüz yetimdir grup üyeleri. Her ne olursa olsun, bence yapılabilecek en etkili şey o size her laf sokmaya çalıştığında kahkahalarla gülerek onaylayıp kendi kendinizle ondan daha fazla dalga geçmek. Bu hem onu sizi sinirlendirip kontrolünüzü kaybettirme keyfinden mahrum bırakacak hem de grubun geri kalanının gözünde sizi komplekssiz güzel insan rolüne büründürecektir.

Peki ya tüm yollar kapanırsa? O zaman grup içindeki değer verdiklerinizi seçim yapmak zorunda bırakmadan neden gittiğinizi de açıkça belirterek gruptan ayrılmak gerekiyor sanırım. Sonuçta hepimiz insan olarak bizi rahatsız eden durumlardan kaçma hakkına sahibiz. Arkadaş hatrına çiğ tavuk yenir ama her gün her gün de değil. Mönüde değişiklik iyidir ara sıra.

Yine de, kendinizi suçlu hissetme olasılığınız yüksek bu hareketten sonra. O neden işte? Bunu düşündüm düşündüm çözemedim.Bazen aklınız mantığınız almaz bazı şeyleri ama kalbiniz kavrar ya şıp diye, aynen o durum.  Yeni tanıştığım biri buna “biri seni ne kadar hayattan bezdirse de ondan öğrenilecek bir şeyler vardır mutlaka” dedi, benim görüşüm hayatın yen insanlar tanıyıp onları anlamaktan ibaret olduğu yönünde. Ya da belki de sadece yenilgiyi kabul edip meydandan çekilmek uymuyordur egomuza. Ama o zaman da: zafer neyle kazanılır? İnsanlığı elden bırakmayan fedakar bir yenilgi mi, yoksa kendinden başka kimse ayakta kalmayana dek esen kavurucu öfke mi?

Hangisi?