Bir pasta yapıyorum, adı: “tutkulu aşk pastası”… Lezzeti dillere destan oldu; yiyen yemeyene anlatır oldu.

Neden mi?

Bir tabak üstünde “çikolata imparatorluğu” oluşturabilecek kadar çok çikolata içeriyor da ondan.

Hatta süslü püslü tabaklarda, çilek dilimleri, vanilyalı dondurma ve kar efekti yaratan pudra şekeri tanecikleri serpilmiş bir halde ikram ettiğimde, yiyen ve yenilen arasındaki aşk gözle görülür oluyor, diyebilirim.

Çikolata! Tüm zamanların en şahane lezzeti…

Bizler ya da en azından bir çoğumuz tutkunuz ona, biliriz can sıkıntımıza, baş ağrımıza, gönül yaramıza  deva olduğunu.

Küslüklerimizin, ayrılıklarımızın, yalnızlığımızın, aldanışlarımızın doğal parasetamolüdür o.

Aşkla öpüşürken kapattığımız gözlerimizi bir de çikolatanın sihirli lezzeti ağzımıza yayıldığı ilk anda kapatır ve anın tadını çıkartırız.

Bin bir çeşidi içinde herkesin bir favorisi vardır mutlaka.

Küçük bir kızken fıstıklısını severken genç bir kadın olduğumda ondan vazgeçememiştim hala ama
likörlüsünün buruk tadıyla keyiflenmeyi de ihmal etmedim, o kesin.

Yıllar yıllar önce yediğim içinde nane parçacıkları olan ve tadını asla unutamadığım naneli çikolatanın çok benzerini bulduğumda, bu nasıl bir aşksa sevgilime kavuşmuş kadar sevinmiştim.

Çikolata dünyası sınırsızdır ve içinde kaybolana sonsuz mutluluk vadeder.

Bu mutluluk kaynağı lezzet, yüzyıllar boyu lezzetler arasındaki prestijini hiç kaybetmemiş; hep en değerliler, en vazgeçilmezler arasında olmayı başarmıştır.

Hatta M.S 600 lü yıllarda Maya ve Azteklerin çikolatanın ilk tadına bakanlar olduğu ve bu keşfi çok önemseyip sadece üst düzey yönetici, rahip, rütbeli asker ve onurlandırılmak isteyen tüccarların tatmasına izin verdikleri söylenmektedir.

Christopher Columbus’un 16. Yüzyılda Orta Amerika’ya yaptığı gezide Aztek kralı Moctezuma bu çikolatalı içeceği kaşife sunmuş ve o sırada sadece içecek olarak tüketilen ve Aztek dilinde “ekşi, acı içki” anlamına gelen “xocoatl” adındaki bu içecek dünya yolculuğuna böylece başlamıştı.

Aslında Aztekler, bu içeceği içine biber ve başka baharatlar katarak soğuk olarak içerken ağzının tadını bilen İspanyollar ise sıcak ve şekerli olarak içmeye başlamışlardı.

Aradan geçen tam 80 yıldan sonra ki bunca zaman nasıl oldu da akıllarına gelmediyse, sonunda İngiltere’de içecek yapılmak üzere katı çikolata üretilip, satılmaya başlandı.

Daha sonra katı çikolatanın cazibesine kapılan İngilizler çikolata satan “çikolata evleri” açmaya başlamış ve yüzyılın büyük lezzet keşfi bütün Avrupalıların gönlünü fethetmişti.

Ancak içine süt katarak lezzeti yumuşatmak bile 100 yıl sonra akıllarına gelmiş ve 1700’lü yıllarda ilk sütlü çikolatalar raflarda yerlerini bulmuştu.

Uzun bir serüven ve bin bir kılık değişikliğiyle yüzyılımıza taşınan çikolatanın şifacı kişiliği ise çok sonraki bilimsel araştırmalar sonucu içindeki seretonin maddesinin bulunmasıyla ortaya çıkmıştır.

Mutluluk, huzur ve keyif gibi yaşamımıza anlam katan benzer değerleri ihtiva eden bir hormon olan seretoninin açlık, yorgunluk genellikle de depresyona bağlı olarak düşüşüne cevaben serotonin bombası çikolatadan aldığımız bir ısırık yeterli olmayabilir belki ama paket bittiğinde bir şeylerin değiştiği kesindir.

İşte alamet-i farikası budur çikolatanın ve bu sebepten de ruhlarımızın efendisi olmayı hak eder.

Bense itiraf ediyorum ki, tam bir seretonin bağımlısıyım.

Zirvesinde keyif dolu dakikalar geçireceğimden emin olduğum profiterol dağları;
sabırla beklediğim sıcacıklığının ardında dayanılmaz süprizlerle beni beklediğini bildiğim sufleler; ben de hep bir deja vu etkisi yaratan fıstıklı mucize Nestle damak çikolatalar; her bir topuyla daha bir şımardığım çikolata parçacıklı dondurmalar;
kapağını her açışımda, evet her defasında şahane kıvamıyla beni büyüleyen Nutellalar; yağmurlu serin günlerin çok sevdiğim hüznüne şeker katan sıcak çikolata fincanları vazgeçilmezlerimdendirler.

Şimdi ben sarı yaldızını sıyırmaktan bile büyük zevk aldığım yeni Nutella kavanozumla flört etmeye gidiyorum. Size de kendinize bir çikolata buluşması ayarlamanızı öneririm.

Keyifle ve afiyetle :-)