Sağımı dönsem bir yaşam koçu, solumu dönsem bir enerji terapisti.

Etraf bir dolu drama-dönüşüm-başarı hikayeleriyle dolu. O hikayeler tutmuyorsa, şifa vermek icin can atan terapistlerle dolu.

Artık herkes bir çeşit terapist, kimi eğitim ve deneyimle. Kimisi allah vergisiyle.

Kitapçılarda kişisel gelişim kitapları da yok satıyor. Ben de alıp okuyorum, her okuduğuma itibar etmesemde…

Bir pazar, Inkılap Kitabevi’ne giriyorum, elime alıyorum ilham dolu olan kitaplardan bir tanesini. Iletişim becerileri yeterince gelişmemiş, hayatından mutsuz ve umutsuz olan bir kadın, sadece kendi deneyimlerine dayanarak öneriler veriyor içinde. Bakıyorum,  önerilerin bir kısmı genel anlamda güzel, örneğin pozitif düşünmek gibi. Diğer bir kısmı göze batmaya başlıyor. Duygulardan “pozitif” olanı göklere, negatif olanı yere vuruyor. Okumaya devam ediyorum. Bu duyguları içimizden tamamen atmamızı öğütlüyor. Bunu gayet derinden ve üstü kapalı yapıyor, işini biliyor diyorum.

Tanrım, optimizm’in bir sınırı olsa gerek! Böyle öğütler verenler eskiden kitap yazmazdı, konu komşu arasında verilen tavsiyelerin profesyonel olarak sunulmuş haline benziyor durum. Hem neye dayanarak bu öneriler önümüze geliyor? Kritik gözlerle kitabı okuyamayanları düşünüyorum ve iyilik yaparken göz çıkartabilmenin yaratabileceği durumlara dalıyorum. Içimi karartmak için güneşli bir gün, Amazon’dan ısmarladığım “The Time Paradox”umu okumak üzere kendime bir yer arıyorum. Kitabın yazarı Zimbardo, bu Haziran ayında tanışağım kişi. Heyecanlıyım. Şu meşhur Stanford Universitesi’nde ki Hapishane deneyini yapan profesör.

Gloria Jeans’de bir kahve molası vermeye karar veriyorum. Aklıma bir kahve şirketinin sunumu geliyor. Kahve 100% doğaldır konumlamasının ardından diğer kahvelerini anlatıyorlardı. Yani, %100 doğal olmayan 2’si 1 gibi ürünler… Hepsinin “doğal” olduğunu algılatmak istercesine, ısrarla kahve 100% doğal diyorlardı. Sordum, dayanamadım. Kahve 100% doğal. 2’si 1 aradalar 100% doğal mı? Sanıyorum üçüncü seferden sonra beklediğim cevap geliyor.

Kahvemi yudumlarken, önümde ki masaya bir yaşam koçu oturuyor. Danışanı anlatıyor, yaşam koçu bildiği tek doğru olan “Herşey seninle başlar. Sen düşüncelerini değiştirmediğin için hep bunlar oluyor. Yaşamının farkında ol.” Danışan 21 yaşlarında. Umutsuz ve çaresiz hissediyor. Herşeyi yaptığını söylüyor, suçun kendinde olmadığına inanıyor ama daha fazla ne denemesi gerektiğini bilemiyor. Koç ısrar ediyor “istesen bulursun, istesen yaparsın, yeteneklerine güven.” Danışanın omuzlarının düştüğünü farkediyorum… hissettiği yetersizliğinin ağırlığıyla, sorunun üstesinden gelememesinin ardında ki tek sebebin kendisi olduğuna inanıyor o da sonunda. Koç hala coşkulu, bilgeliğini akıtıyor, mutluluk ve özgüven tüm iliklerinde. WOW diyorum, hayatı ve insanı tek bir olguya indirgemeyi nasıl oluyor da böylesine güçlü kabul edebiliyoruz?

Kahvemi yudumlarken, sorguluyorum: en temel değerleri arasında farkındalık olan bu tür kişisel gelişim uzmanları nasıl oluyor da ne bilmediklerinin bu kadar uzağında olabiliyor?

Nasıl olur da işlerini “şifa dağıtmak, koçluk yapmak, terapi yapmak” olarak adlandıran bazıları, sorumluluk ve etik gibi iki önemli kavramı öğretilerinin en arkalarına atabilmekte, hatta bazen o sayfayı açmayı dahi düşünememekte?

Tüm bu serzenişlerim ve negatif düşüncelerim karşısında bir koça ihtiyacım olduğunu düşünerek gülümsüyor, yoluma devam ediyorum.

Görsel kaynağı: www.misanthropicmindvomit.tumblr.com