Sabahları saydam dağ göllerinde yıkanırım;
mavi kelebekler uçuşup, ıslak saçlarıma konar taç misali…

Yaprakların arasında saklı, sihirli kızıl meyveler başımı döndürünce
uçan yelkenlilerle mor denizleri aşıp;
kayıp bir denizaltı şehrinde bulurum kendimi, orada sıyrılırım insan bedenimden.
Bronz pullarımla güneş renkleri taşırım diplerdeki karanlık, serin sulara.

Sonsuz zaman denizinde yüzdüğümü fısıldar kulağıma mutsuz deniz yıldızı…
“neden mutsuzsun”, deyince “ışığımı kaybettim” der hüzünle…
Avucumda ki yeşil taşı kalbinin üzerine koyarım, ışığı geri döner…
Belki de sırf bu yüzden buradayım, diye düşünürken çekilir sular.

Kıyıda lavanta kokulu bir gece bekler beni;
Ateş böcekleri yol gösterince sır saklayan gece çiçekleri bulurum
ve seviyor/sevmiyor oynarım kırılgan yapraklarını kopartmadan…
Son yaprak “sevmiyor” deyince de uyanırım rüyamdan.

İmkansızı mümkün, olmazı olur kılan;
Zamanı durdurup, kaderi görmezden gelen;
Aklın almadığı, mantıkla izah edilemeyen;
Bedenimi hiçe sayıp, ruhuma boyun eğen rüyalarımda:
Her şeyim ve Hiçbir şeyim
Herkesim ve Hiç kimseyim ben.

Dahi bir yönetmen yok, çılgın bir senarist yok, ışık, ses ya da görsel efekt yok.
Ne dev yapımcılar, ne sınırsız bütçeler, ne de astronomik ücretli başrol oyuncuları var.
Ama konusu bana özel fantastik, gerilim, aksiyon ya da romantik ve tamamen kişisel filmlerim için
dağ göllerinden lavanta kokulu gecelere uzanan yolculuklarımda olduğu gibi
sadece gözlerimi kapatmam ve bilinçaltımın şahane hazinelerine akıldışı yolculuklar yapmam yeterli.

Ben mutluyum fantastik rüyalarımla;
Umarım uzun kış gecelerinde sizin kirpiklerinize de en tatlı, en sıcak, en renkli rüyalar takılır.