Bugün işten eve dönüş yolunda, üzerinde Billie Holiday’in meşhur gözleri kapalı çığlık alan resminin olduğu afişi gördüm. Aslında birçok kez gördüğüm bir görüntüydü ve artık sıradanlaşmıştı, ama o an özellikle o görüntünün beni kendine çekmesinin ortamla ilgili bir sebebi vardı.

Çevreme baktığımda insanlar ortalama bir hızda gülmeyen yüzlerle yürüyordu. Aslında düşününce hiç garip gelmediler, çünkü o insanlar hep etrafımızdalardı, hep söylene söylene bir düzenin içinde sürüklenip gitmeyi seçiyorlardı ve neden sıkıldıklarını, neden hep üzgün olduklarını bile sorgulamadan bu yaşamı tüketmeye niyetli görünüyorlardı

İşte tam da bu manzaranın ortasında Billie Holiday, sanki bedenini aşan bir güçle çığlık atıyordu ve onun bir kağıt parçasındaki enerjisi yakınındaki tüm canlı insanlardan çok daha fazla hissediliyordu. O anda bu afişe bakınca görülen hayat enerjisi işte tam da bu fark nedeniyle insanı kendine çekiyordu. Peki Billie Holiday, gerçekten hepimizden farklı mıydı?

Aslında hayır. Çünkü özünde hepimiz böyle doğal tepkilerle doğuyoruz. Her şeyden önce içimizde hayata karşı o doğal dürtü olmasa zaten doğmak için kendimizi dışarı ittiğimiz o hamleyi hiç yapamazdık ve doğar doğmaz çığlıklarla ağlamazdık. Hayata merhaba dediğimiz o ilk gün tepkilerle doğduk; nefes nefese bağırmalarla, terlemelerle, uyanıp merak etmelerle. Ama sonra bazılarımıza bir şey oldu. O doğal tepkinin yerini çok fazla öğrenilmişlik, çok fazla rutin aldı. Ve ona boyun eğdiler, hayatlarını küçük bir kutuya sığdırmayı kabul ederek. O kutuda çığlıklar yoktu, kahkahalar da. Heyecanlandığında gözlerinin parlaması ya da bir amaç uğruna her şeyi göze alarak yola çıkmak yoktu. Kutu küçüktü, yol kısa, şablon belli.

Diğerleri ise, kutuya girmemeyi tercih ederek doğallığı tercih etti. Doğarken avazı çıktığı kadar bağırarak ağlayan çocuk, büyüyünce de canı istediğinde şarkı söyledi, aklına estiğinde bir ormanlık yolda keşfe çıktı, günlük bir espriye bile kahkahalarla katılarak güldü. Böyle olunca her şey doğal gelişti, sevgisi kurallara bağlı olmadığı için aşık oldu, doğallığı gözlerine yansıdığından herkes onu çok sevdi. Konuşurken kelimeleri kalbinden çaldığı için her dinleyen hayran kaldı, hangi işe giriştiyse sezgilerini dinledi ve en iyi şekilde ilerledi.

İşte o resme bakınca, ilk başta hüzünlü görünen ama aslında kocaman bir hayat enerjisinin simgesi olan çığlık tam da kutuda olmak ya da olmamakla ilgiliydi. Ve o kadın, orada, kesinlikle kutunun dışındaydı; kutunun dışında, hayatın da tam ortasında. Tüm doğallığıyla…

Biz çığlıklarla doğuyoruz. Koşarak, kırarak dökerek, deneyerek gülerek heyecanlanıp merak ederek büyüyoruz. Ama bazıları ısrarla bizi o kutuya sokmaya çalışıyor, kolumuzu kıvırıyor, bacağımızı sıkıştırıyor ve zorla itekliyor kutuya. Düzgün otursun, terbiyeli konuşsun, haddini de bilsin, yani yeter ki kutuda olsun. Sonra bir bakıyoruz fark etmeden hayatımız kutuya sığmış, kutu hayatımız olmuş. Ve doğalken nasıl olduğumuzu artık unuttuğumuz için kutunun dışını da artık hiç ama hiç hatırlamıyoruz.

Eğer “artık ne yapsam mutluluk vermiyor” diyorsanız, hiçbir şeyi çok merak etmiyor, hiçbir şeye çok heveslenmiyor ve kimseyi tutkuyla sevemiyorsanız, bugünlük kutunun dışına küçük de olsa bir adım atmayı deneyin. Bu soğukta dondurma yemenin keyfini çıkararak atın o adımı, ya da evin arka bahçesinde çığlık çığlığa şarkı söyleyerek. O anda hissettiğiniz enerji, elektro şok gibi hayata döndüren enerji olacak. Çünkü asıl hayat, kutunun dışında.

Ve tam da bu nedenle, o görünmez kutuların üzerinde şeffaf harflerle şöyle yazıyor: “Kutuda yaşamak berbattır, hasta eder, acı çektirir, öldürür.” Ve bir başka uyarı: “Kutuda yaşamak, yüksek derecede bağımlılık yapar. Siz en iyisi hiç girmeyin.”