İlk yazımın ilk yorumunu aldığımda, tamam dedim; işte tam da yaratmak istediğim etki: büyülü yazılar.

Ama bir de sorumluluk almış oluyordum tabii üzerime, her yazımın bir yerlerinde saklı büyüler olacaktı. Dolayısıyla da bir düşüncedir aldı beni, her seferinde aynı etkiyi yakalayabilecek miyim acaba düşüncesi…

En gizemli sözcükleri seçmeli, en pırıltılı cümleleri dökmeliyim kağıda….

Ve tabii uçuşan yıldızlar da olmalı yazılarımda…

Tüm bunlar dolaşıp dururken aklımın odalarında bir kapı açıldı ve kırmızı bir halı seriliverdi önüme: Golden Globe!

Daha fazla uçuşan yıldızı da bir arada bulamazdım herhalde! Gecem sabaha dönerken ben de kırmızı halının sihrine kapılmıştım bile. Bizim evin enerjisinin düştüğü; “kalemimi aldın, çorabımı çektin, yanımdan geçtin” tarzı kavgaların bittiği (diyebilmek isterdim ama olsa olsa rüyalara ertelendiği); ödevlerin yapılıp bitirilmiş ve çocukların sonunda uyumuş olduğu benim altın saatlerimde izlediğim dizilerin de  ödüllendirileceği tören, Golden Globe.

Sondan başa doğru gelirsek ki ben çoğu zaman dergilerimi de aynı mantıkla gözden geçirir; hatta bazı defterlerimi de son sayfalarından yazmaya başlarım.

Bir çeşit tümden gelim hali, nedensiz… Sabahın ilk ışıkları bayankuşların ipek kanatlarını aydınlatmaya başladığında ödüller yeni sahiplerini bulmuştu artık.

Ne yazık ki benim favori dizilerim Jon Hamm’li Mad Men; Hugh Laurie’li House;  Micheal C.Hall’lu Dexter geceyi ödülsüz kapattılar. Ama yine de romantik katil Dexter, sürpriz kızıl sakalıyla umursamaz Barbarossa bakışları atıyordu etrafa;
doktorların efendisi House kameraları o çıldırtan küstahlığıyla selamlıyordu yine
ve Mr.Draper (Jon Hamm) ise etrafa evrenin en hoş gülücüklerini saçmakla meşguldü.

“68.Altın Küre Ödülleri sahiplerini buldu” listelerini her yerde görebileceksiniz zaten, tek tek yazmayacağım kim ne ödül aldı, diye.

Ben size gecenin minik ayrıntılarından söz etmek istiyorum: Christian Bale en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü aldığında 60 saniye ona yetmedi ve müzik başladığında hala konuşuyordu.

En iyi kadın oyuncu (dizi) dalında ödül alan Katey Sagal (nam-ı diğer Mrs.Bundy) ateş kızılı elbisesiyle mihrap/minare ilişkisini akıllara getirip 6 kez aday gösterildiği halde ilk kez ödüle sahip olmanın haklı gururunu yaşıyordu.

Ben Natalie Portman’ın yerinde olsaydım Black Swan’a bir gönderme yapıp simsiyah bir kuğu gibi giderdim geceye… Kendisiyse beklenmedik kırmızı pırıltılı bir göğüs çiçeği olan pembemsi vasat bir saten elbiseyle katılmayı tercih etmişti geceye. Oysa son 50 yılın en ikonik 10 elbisesi arasına giren Björk’ün Marjan Pejoski tasarımı kuğu kostümü bile belki de daha iyi durabilirdi üzerinde…

Şu an yer kürenin en iyi senaryosu nereden çıkar, dersem şüphesiz herkes benimle aynı fikirde olacaktır: Facebook.

İçinde bin bir öykü, masal, senaryo geçen Facebook’u konu alan Social Network hem yüzyılın hem de gecenin en şanslılarından olmayı başardı.

İlk ödül en iyi senaryo ödülüydü, yönetmen David Fincher bile “Ben aslında seri katil filmleri çekerim, çok da benim tarzımda bir film olmadığını düşünmüştüm baştan, ancak senaryoyu okuduğumda inanılmaz etkilendim ve kararımı verdim.” derken kucağında aynı filmin en iyi yönetmen dalında aldığı ödül duruyordu.
Yıldızların salona girdiği meşhur kırmızı halıya yani gecenin en başına dönersek de gözümün önünden geçip giden Versace’ler, Gucci’ler, Dior’lar; o şahane tasarım elbise ve ayakkabılar geliyor aklıma.

nicole Büyülü yazılar ve Altın Kürenicole Büyülü yazılar ve Altın KüreNicole Kidman kendisi kadar süt beyazı, minicik fiyonklu (ki bir oscar töreninde giydiği devasa fiyonklu kırmızı elbise düşünülürse şaşırtıcı olabilecek kadar minik) elbisesiyle pırıltısına rağmen olabildiğince donuktu.

Julienne More nar çiçeği tek kol asimetrik elbisesiyle güzelim çillerine ve şahane kızıl gülüşüne gölge düşürmüştü niyeyse.

Helena Bonham Carter, olabildiğince teatraldi yine, yarım saatte hazırlandığını ve kendisini 44 yaşında bir çocuk gibi hissettiğini söyledi. Son zamanlarda herkes başına bir siyah tül iliştiriyor olsa da onun tarzını bütünleyen siyah tülü kabarık saçlarının arasından çok hoş görünüyordu.

Sandra Bullock. Onu bir filmde izlemiştim şaibeli bir güzellik yarışmasına katılmak zorunda kalan FBI ajanını canlandırıyordu. Beceriksiz ve zerafetten yoksun bir hali vardı. Micheal Caine de onun zerafeti konusunda ümitsizliğe kapılan hocasını oynuyordu. Ben her ödül töreninde o tiplemesini görüyorum neredeyse. Taş işlemeli uçuk pembe şifon elbisesiyle ve abartılı kahküllü saçlarıyla şakacı ve hoştu ama asla zarif değil.

nicole Büyülü yazılar ve Altın KüreHelen Mirren, boynumdaki 1.6 milyon dolarlık bir Cartier diye fısıldadı sunucuya… Fildişi rengi elbisesiyle yine kraliçe gibiydi.
Ve geldik kırmızı halının sonuna!

Sırada Oscar var.

Filmler hayatın kendisi…

Hayat bir film gibi…

Dilerim sizin hayatınız da romantik bir komedi tadında olsun..

Keyifli eğlenceli ve aşk dolu…