Ocak ayının serin nefesini hissetmeden, sıcacık evimde oturmuş; kitaplarım, resim taslaklarım, not defterlerim; yazmayı, çizmeyi, boyamayı, katlamayıp kıvırmayı çok ama çok sevdiğim sevgili kağıtlarımla, sanal gerçekliğe inat, belki bir çoğunuza eski moda gibi gelen, oysa ki bana dokunabilmenin, koklayabilmenin insani keyfini yaşatan kağıtdan dünyamda keyif çatarken, sıcak bir haziran günü karşılaştığımız halde bir ocak gününün serinliğini taşıyan donuk ve kederli bakışlarıyla KARDELEN geldi aklıma…

Kardelen, kullanılıp atılmış, soluk, kirli kim bilir belki de nemli kağıtların üzerinde oturmuş; pembe çiçekli tacı ve pamuk elleriyle sımsıkı tuttuğu belki de giymeye bile kıyamadığı  süslü terlikleriyle,soğuk ve hüzünlü kağıt imparatorluğunda  çaresiz ama adını aldığı çiçek kadar kararlı ve güçlü; kendi sıcacık çocuk dünyasını yaratmıştı.

Bakıştık önce, sonra çekingen harfler, kırılgan sözcüklerle konuştuk biraz; keyifsiz bir o kadar da neşesiz.

Babasının çektiği kağıt dağıyla uzaklaşıp giderken fotoğraflarımda kalan buruk gülümseyişiydi yalnızca.

Kalbimin bir köşesindeyse minik bir kardelen açmıştı.

Kağıdın kokusunu severim,

Dokusundaki canı

Ağaç ruhunun asilliğini

Ona yazıp çizmeyi,

yıldızlar kesip

gemiler yapmayı severim

Mutlu olurum eski kitap kokularıyla,

Siyah beyaz gazete kağıtlarında

Şifreler arar dururum

Bütün mektuplarım,

kağıttan, elimde tutabildiğim,

Hissedebildiğim mektuplarım

Kutsaldır benim için

Bembeyaz kağıtları

rengarenk kağıtları

En çok da sarı soluk olanları severim

Ama sevmiyorum

Kardelen’i mutsuz eden kağıtları