Dedem intizamlı adamdı. Sabah kalkışı, traş oluşu, yemeğin sonunda biraz peynir yiyişi, gece çorapları, diş fırçalaması, evrak çekmecesi, duruşu, bakışı intizamlıydı. Bu intizam işi öyle abartılı idi ki esasen, yaşları 4 ile 14 yaşında değişen 4 torununa da günde kimbilir kaç kez intizam diyordu. Duyan varmış gibi!

Bir şeyler öğretmek için doğmuştu dedem ve memnun değildik bu durumdan. Bizim canımız öğrenmek istemiyordu ki o vakitler! Çıldırmak istiyorduk, koşmak, oynamak…

Yeterince koştuk oynadık, ama arada Emekli Selim Muradoğlu’nun, emek vererek kafamıza çaktığı 3-5 kural, sadece büyümemizi değil, bir çoğundan daha iyi insanlar olmamızı sağlamış. Şimdi anlıyorum, şimdi anladım diye burnumun direği yanıp sönüyor acıyla…

Bir kaç örnek;

  • Dedemle ben otobüse binerdik. O bir kaç sıra arkada ben öndeyim diyelim. (öyle yapardı, gözünün önünde kalayım diye) Bir büyük biner binmez otobüse hemen arkaya bakardım, gel kucağıma derdi, kuzu kuzu kalkardım yerimden. İsterse otobüste 20 çocuk olsun, ben kalkardım herkesten önce. 40 yaşındayım, hala bu refleksime engel olamıyorum bir toplu taşıma aracındaysam, ya da benzer bir yerde.
  • Sokakta bir yaşlı yürüyorsa ellerinde bir torba ile, onu yerine taşımak bizim işimizdi eskiden. Ona yardım etmezsek, ilerde kimse de bize yardım etmezdi çünkü. Şimdi kimse kimseye bulaşmak istemiyor. Ben seğirtince yaşlılar bile korkuyor biliyorum. Ama yine de deniyorum şansımı.
  • Yolda yürüyorum, biri gelip omuzumu deliyor geçiyor. Bir de bakıyorum ben pardon demişim! “Siz bana çarpmak istemezdiniz ama işte affedin, önünüze çıkıverdim.” Çünkü buna programlıyım, kimseye çarpmam ki ben zaten sokakta yürürken.

Bunları düşündüm bugün, dün Nişantaşı’nda birinin çok acıttığı omzumu anımsayınca. Dedeciğimi düşündüm ve de… Acaba biz de mi pardon demeyen, çarpıp gidenlerden olsaydık yoksa dede? Daha mı kolay olurdu hayat bize?